Etiketlenen üyelerin listesi

  1. #6
    Ziyaretçilerimize Uyarı!:

    Kullanıcıların Profil Bilgileri Misafirlere Kapatılmıştır. Görmek için KAYIT olmalısınız.~

    Standart






    Göç Destanı


    Bugün Orkun ırmağının kıyısında bir kent kalıntısı ile bir saray yıkıntısı vardır ki çok eskiden bu kente Ordu-Balıg denildiği sanılmaktadır. Göç Destanı bu kentteki saray yıkıntısının önünde bulunan anıtlardan birinde yazılıdır. Bu yazıtlar Hüseyin Namık Orkun'a göre Mogol hanı Ögedey döneminde Çin'den getirilen uzmanlara okutturulup tercüme ettirilmiştir.

    Göç Destanı'nın Çin ve İran kaynaklarındaki kayıtlara göre iki ayrı söyleniş biçimi vardır. Bu iki ayrı söyleyiş biçimi birbirine ters düşer nitelikte değil birbirini bütünler niteliktedir. İran kaynaklarındaki söyleyiş biçimi tarihsel bilgilere daha yakındır. Ayrıca İran söyleyişi Uygurlar'ın maniheizm dinini benimseyişlerini anlatan bir menkıbe niteliğindedir. İran söyleyişi Cüveynî'nin Tarih-i Cihangüşa adlı eserinde yer almaktadır.

    Destanda adı geçen Bögü Kagan MS 8. yüzyılda yaşamış bir Uygur kaganıdır. 763 yılında Bögü Kagan Mani (Maniheizm) dininin rahiplerini çağırıp onları dinlemiş ve bu dini Uygur Devleti'nin resmi dini olarak kabul etmiştir. Aşağıdaki efsanenin kahramanı olan Bögü Kagan Mani dinini benimseyip yayan bu kagandır. Bögü Kagan'ın Mani dinini kabul etmesi Göç Destanı'nın İran kaynaklarına göre olan varyantında anlatılmaktadır. Bu bağlamda efsanenin gerek konu gerekse dayandığı inançlar bakımından Mani dininin ilkelerine dayanması gerekirdi. Ancak durum tam olarak böyle değildir. Göç Destanı'nda Bozkır Kültürü ağır basmış ve efsanenin ana motifleri Orta Asya ögeleri ile donanarak Eski Türk inançları Maniheizm ve Budizm inançlarını adeta efsanenin dışına itmiştir.

    Türk destanlarının kuruluşunu ve gelişmesini hazırlayan cihan devleti olma ülküsünün Göç Destanı'nda kutsal bir inançla yaşatıldığı görülür. Oguz Kagan Alp Er Tonga (Afrasyab) ve Ergenekon destanlarında görülen bu ülkünün Göç Destanı'na da işlenmesiyle Türk destanlarının yapı bakımından belirgin bir bütünlük kazandığı görülür. Türk destanlarının ayrı adlarla farklı zamanlarda kurulmuş gibi görünmelerine karşın destanların oluşumunda aynı boyların etkili oluşu destanların aynı kaynakta birleştiklerini kanıtlar.

    Çin ve İran kaynaklarınca bir çok kez sözü edilen Göç Destanı ile ilgili en önemli kaynaklardan biri İranlı tarihçi Cüveynî tarafından yazılmış olan "Tarih-i Cihangüşa" adlı yapıtdır. İkinci önemli kaynak da son Uygur hanlarından Temür Buka (Demir Boğa) adına dikilmiş olan mezar taşı yazıtıdır. Bu yazıtın metni sonradan özet olarak Çin tarihlerine geçmiş ve kimi Avrupalı yazarlar da ikinci elden kaynaklardan bu bilgileri özet olarak aktarmışlardır.

    Göç Destanı ile Oguz Kagan Destanı Arasındaki Benzerlikler

    Göç Destanı'nın kahramanı olan Bögü Kagan'ın akınları Oguz Destanı'nın kahramanı Oguz Kagan'ın seferleriyle benzerlik göstermektedir. Oguz Kagan Destanı'nın islamî söyleyişinde Oguz Kagan kuzeybatıdaki karanlık ülkelere doğru gittikçe başları köpek başına benzeyen İt-Barak adlı bir kavme rastlar. Oguz Kagan Destanı'nın anlatımına göre artık buradan sonra insanoğlunun yaşadığı topraklar bitmekte garip yaratıkların ülkeleri başlamakta idi. Bögü Kagan da akınlarında o denli ilerilere gitmişti ki artık elleri ve ayakları hayvanlarınkine benzeyen insan türlerine rastlamıştı. Göç Destanı'na göre Bögü Kagan tıpkı Oguz Kagan gibi Hindistan'ı da ele geçirmişti. Ancak Bögü Kagan hakkında destanda geçen bu anlatımlar gerçek tarih olaylarına uygun ifadeler değildir. Büyük olasılıkla bu efsaneyi yazan/söyleyen Uygurlar'ın elinde Oguz Destanı ya da Oguz Destanı'na benzer bir destan vardı (zaten Oguz Destanı'nın islam öncesine ait versiyonu Uygurlar arasında söylenmekte olup yazılı nüshası Uygurlar'dan günümüze intikal etmiştir). Uygur Türkleri Mani dinini kabul edip yayan Bögü Kagan'ı bu eski destana yerleştirmiş ve Göç Destanı'nı yaratmışlardır. Göç Destanı'na göre Balasagun (=Kuz-Balıg) kentini kuran da Bögü Kagan'dır. Ancak tarihî kaynaklara göre Uygur Devleti'nin egemenliğinin Isıg-Göl'ün batısına geçmediği de bir gerçektir.

    Reşideddin'in Oguzname'sinde (Farsça Oguz destanı) Türk boylarının nasıl türediği anlatılırken Kıpçak Türkleri'nin türeyişinin bir ağaç aracılığıyla gerçekleştiği hikaye edilir. Oguzname Kıpçak Türkleri'nin ortaya çıkışını şöyle anlatır:

    Oguz'un çerilerinden birinin karısı gebe kalmış kocası da savaşta ölmüştü. Bu savaş yerinde kadınların doğum yapması yasaklanmıştı. Yakınlarda içi oyulmuş bir ağaç vardı. Kadın o ağaca gidip çocuğunu doğurdu. Çocuğu Oguz'un yanına getirdiler durumu ona anlattılar. Oguz çocuğun adını Kıpçak koydu. Kıpçak kabuk sözcüğünden çıkmıştır; Türk dilinde içi çürümüş ve oyulmuş ağaca derler. Türkler'in düşüncesine göre Kıpçak boyları bunun neslinden olmuşlardır.

    J.P.Roux'a göre Reşideddin'in naklettiği Oguz Kagan Destanı'ndaki (Oguzname) ağaç kovuğunda doğum yapan bu kadının çocuğuna Oguz Kagan tarafından Kıpçak adının verilmesi Bögü Kagan Efsanesi'nin yani Göç Destanı'nın sonraki bir varyantıdır.

    Göç Destanı'nda Oguz Kagan Destanı'nın yapısı ve yaşam anlayışı Bögü Kagan'ın kişiliğinde yaşatılmıştır. Gerçek tarihte Orta Asya'nın dışına çıkmamış olan Uygur kaganları Göç Destanı'nda bir dünya egemeni olarak görülmektedir. Bögü Kagan Oguz Kagan gibi bütün seferlerinden zaferle döner. Oguz Kagan'ın ilahi ışıklar içinde bulup evlendiği kıza karşılık Bögü Kagan'a yedi yıl gelen ve birlikte Kutlu Dağ'a gittikleri ilahi kız aynı kaynaktan gelmekte olup Bozkır inançlarına göre kız biçimini almış yardımcı bir ruhtur. Oguz Kagan Destanı'ndaki Oguz Kagan'ın veziri Uluğ Türk'ün düşüne karşılık benzer biçimde Bögü Kagan ile veziri de bir düş görürler ve bu iki düş de adı geçen kaganların devletlerinin geleceğini etkiler.

    Yukarıda sayılan bu benzerliklerin sonucu olarak Göç Destanı'nın kuruluşunda Oguz Kagan Destanı'nın etkisi olduğunu rahatlıkla söyleyebiliriz. Destanda Asya'ya hatta dünyaya egemen olan bir devlet portresinin çizilmesi Oguz Kagan ve Alp Er Tonga (Afrasyab) destanlarındaki geleneğin ve Türkler'in yaşam anlayışının Göç Destanı'na işlenmiş olmasından ileri gelmektedir. Fakat Göç Destanı ile Oguz Kagan Destanı arasındaki bu benzerliklere karşın Göç Destanı Oguz Kagan Destanı kadar görkemli bir destan değildir.

    Aşağıda Göç Destanı'nın iki ayrı söyleyiş biçimine de yer verilmiştir. Önce Çin kaynaklarına göre daha sonra da İran kaynaklarına göre olan Göç Destanı'nı bulacaksınız.

    Çin Kaynaklarına Göre Göç Destanı

    Uygur ülkesinde Togla ve Selenge ırmaklarının birleştiği yerde Kumlançu denilen bir tepe vardır. Bu tepenin adına Hulin dağı denirdi. Hulin dağında birbirine çok yakın iki ağaç büyümüştü. Bu ağaçlardan biri kayın ağacı idi. Bir gece kayın ağacının üzerine gökten bir mavi ışık düştü. İki ırmak arasında yaşayan kişiler bu ışığı gördüler ürpererek izlediler. Kutsal bir ışıktı bu; kayın ağacının üzerinde aylar boyu kaldı. Kutsal ışığın kayın ağacının üzerinde kaldığı süre içinde ağacın gövdesi büyüdükçe büyüdü kabardı. Ağaçtan çok güzel türküler gelmeğe başladı. Gece oldu mu ağacın otuz adım ötesine değin bütün çevre ışıklar içinde kalıyordu.

    Bir gün ağacın gövdesi birdenbire yarılıverdi. İçinden beş küçük odacık görünümünde beş küçük çadır çıktı. Her odacığın içinde bir çocuk vardı. Çocukların ağızlarının üzerinde asılı birer emzik vardı; onlar bu emziklerden süt emiyorlardı. Işıktan doğmuş olan bu kutsal çocuklara halk ve halkın ileri gelenleri çok büyük saygı gösterdiler.

    Çocukların en büyüğünün adı Sungur Tigin ondan sonrakinin Kotur Tigin üçüncüsünün Tükel Tigin dördüncüsünün Or Tigin beşinci ve en küçüğünün adı da Bögü Tigin idi. İnsanlar bu beş çocuğu Tanrı'nın gönderdiğine inandılar. İçlerinden birini kagan yapmak istediler. Bögü Tigin ötekilerden daha güzel daha yiğit daha akıllı idi. Halk Bögü Tigin'in hepsinden üstün olduğunu anladı onu kagan seçti. Bögü Han büyük bir törenle tahta çıktı. Kendisinden sonra gelen otuzdan fazla soyu da Uygurlar'ın başında kaldı.

    Yıllar yılları kovaladı. Bir gün geldi Yolun Tigin Uygurlar'a kagan oldu. Yolun Kagan'ın Kalı Tigin adında bir oğlu vardı. Yolun Kagan oğlu Kalı Tigin'e çin konçuylarından (=prenseslerinden) Kiu-Lien'i eş olarak almayı uygun gördü. Kalı Tigin ile Kiu-Lien evlendiler.

    Evlilikten sonra Kiu-Lien sarayını Kara-Kurum'daki Hatun Dağı'nda kurdu. Hatun Dağı'na "Gök Ruhlarının Dağı" adı da verilirdi. Hatun Dağı'nın çevresinde daha bir çok dağ vardı. Bu dağlardan biri Tanrı Dağı idi. Tanrı Dağı'nın güneyinde de Kutlu Dağ bulunmaktaydı. Kutlu Dağ koca bir kaya parçası idi.

    Günlerden bir gün Çin elçileri yanlarında falcılarla birlikte Kiu-Lien'in sarayına geldiler. Çin elçileri ile falcılar aralarında konuşup şöyle dediler.

    "Türk ülkesinin tüm varlığı bütün mutluluğu Kutlu Dağ denilen bu kaya parçasına bağlıdır. Türkler'i yıkmak istiyorsak bu kayayı ellerinden almalıyız."

    Elçiler aralarında böyle konuşup anlaştıktan sonra Kalı Kagan'a gittiler. Ona dediler ki:

    "Siz bizim bir konçuyumuzla evlendiniz. Bizim de sizden bir dileğimiz olacak. Kutlu Dağ'ın taşları sizin saygıdeğer ülkenizce kullanılmamaktadır. Sizin yerinize biz bu taşları değerlendirelim."

    Yeni kagan bu isteği yerine getirdiğinde sonucun nereye varacağını düşünemedi; Çinliler'in isteğini kabul etti. Böylece yurdun bir parçası olan kayayı onlara verdi. Oysa Kutlu Dağ kutsal bir kaya idi. Türk ülkesinin mutluluğu bu kayaya bağlıydı; kutsal taş Türk yurdunun bölünmez bütünlüğünü temsil ediyordu. Tılsımlı kaya düşmana verilirse bu bütünlük parçalanacak Türkler'in tüm mutluluğu yok olacaktı.

    Kagan bu kutsal kayayı Çinliler'e verdi. Ama kaya kolay kolay sökülüp götürülecek gibi değildi. Bunu gören Çinliler kayanın çevresine odun kömür yığdılar kayayı ateşe vurdular. Kaya iyice kızınca üstüne sirke döküp paramparça ettiler. Her bir parçayı aldılar ülkelerine götürdüler.

    İşte ne olduysa o zaman oldu. Türkeli'nin bütün kurdu kuşu bütün hayvanı dile geldi; kendi dillerince kayanın düşmana verilmesine duydukları acıyı anlattılar ağladılar. Yedi gün sonra günahı bağışlanmaz düşüncesiz kagan öldü. Ne var ki kaganın ölümüyle de ülke felaketten kurtulamadı. Bir Çin konçuyu (=prensesi) uğruna çekinilmeden bağışlanan yurdun kayası Türkeli'nin felaketine neden oldu. Halk rahat yüzü görmedi. Irmaklar birbiri ardınca kurudu. Göllerin suyu buğulaştı uçup gitti. Topraklar kurudu ürün vermez oldu. Yolun Kagan'dan sonra başa geçen kaganlar da arka arkaya öldüler.

    Günlerden sonra Türk tahtına Bögü Kagan'ın torunlarından biri oturdu. O zaman yurtta canlı-cansız evcil-yaban çoluk-çocuk soluk alan-almayan her ne varsa bir ağızdan "Göç!... Göç!..." diye çığrışmağa başladılar. Derinden iniltili hüzün dolu eli böğründe kalmış bir çığrışmaydı bu. İnlemelere yürek dayanmıyordu.

    Uygurlar bu çığrışmaları bir ilahî buyruk bildiler. Toparlandılar yola koyuldular. Yurtlarını yuvalarını bırakıp bilinmedik ülkelere göç ettiler.

    Sonunda adına Turfan denilen bir yere geldiler. Burada sesler kesildi. Uygurlar bu yere kondular beş kent kurup yerleştiler. Adını da Beş-Balıg koydular. Burada yaşayıp çoğaldılar.

    İran Kaynaklarına Göre Göç Destanı

    Uygur ülkesinde Kara-Kurum çaylarından iki ırmak vardır. Bunlardan birine Togla birine de Selenge adı verilirdi. Bu sular akarak Kamlançu'da birleşirlerdi. Bu iki ırmağın arasında iki ağaç vardı. Bu ağaçların biri fusuk biri tur ağacı idi. Bunların yaprakları yaz ya da kış olsun dökülmezdi. Bu iki ağaç iki dağın arasında yetişip büyümüştü.

    Bir gün bu iki ağacın arasına gökten bir ışık indi. İki yandaki dağlar yavaş yavaş büyümeğe başladı. Halk şaşırmıştı. İçlerinde büyük bir saygı duyarak oraya yaklaştılar. Ağaçların yanına vardıklarında kulaklarına çok tatlı ve güzel ezgiler gelmeğe başladı. Her gece buraya bir ışık inmeğe ve ışığın çevresinde otuz kez şimşek çakmağa başladı. Bir gün insanlar burada ayrı ayrı kurulmuş beş çadır gördüler. Çadırların her birinde bir çocuk oturuyordu. Her çocuğun karşısında da onları doyurmağa yetecek denli süt dolu emzikler asılı idi. Çadırın tabanı baştan ayağa gümüş ile döşenmişti.

    Bütün boyların beğleri ve halkı bu garip işi görmek için kalkıp geldiler. Manzarayı görünce saygı ile diz çöktüler selam verdiler. Çadırlara girdiler çocukları alıp dışarı çıktılar. Beslenip büyütülmeleri için çocukları süt analarına dadılara verdiler. Çocuklar büyüyüp konuşmağa başlayınca Uygurlar'a ana babalarını sordular. Uygurlar o iki ağacı gösterdiler. Çocuklar ağaçları görünce bir çocuğun babasına gösterdiği saygıyı gösterdiler; ağaçların karşısında diz çöktüler yeri öptüler. Bunun üzerine ağaçlar dile geldi ve şöyle dedi:

    "Güzel huy ve iyi özelliklerle bezenmiş çocuklar böyle olurlar ana babalarına saygı gösterirler. Ömrünüz uzun adınız büyük ününüz sürekli olsun."

    Çevrede yaşayan bütün kavimler bu çocuklara hükümdar oğullarıymış gibi saygı gösterdiler. Kente dönünce çocukların her birine bir ad koydular. En büyüğünün adı Sungur Tigin ikincisinin adı Kotur Tigin üçüncüsünün adı Tükel Tigin dördüncüsünün adı Or Tigin beşincisinin adı da Bögü Tigin oldu. Çocukların doğuşundaki kutsal durumu görenler bunlardan birinin kagan seçilmesi kararına vardılar.
    Çocuklar arasında Bögü Tigin güzelliği boyu posu sabrı iradesi ileri görüşlülüğü bakımından öbürlerinden önde idi. Ayrıca bütün milletlerin dillerini yazılarını biliyordu. Herkes onun kagan seçilmesi kararında birleşti. Bögü Kagan büyük bir törenle tahta oturdu. Bögü Kagan ülkeyi adaletle yönetmeğe başladı; adamları mâiyeti çerileri (=askerleri) atları gittikçe çoğalmağa başladı. Egemenlik süresi içinde Bögü Kagan'a üç karga yardım etti. Bu kargalar dünyanın bütün dillerini bilmekteydiler. Nerede bir olay olursa Bögü Kagan'a bildirirlerdi.

    Bir gece Bögü Kagan uyurken penceresinin önünde bir kız hayali belirdi onu uyandırdı. Bögü Kagan ürktü kızı görmemiş gibi davrandı kendisini uykuda imiş gibi gösterdi. İkinci gece kız yine geldi. Bögü Kagan yine görmüyormuş gibi yaptı kendisini uykuda gösterdi. Sabah oldu. Kagan vezirine danıştı. Üçüncü gece kız yine geldi. Bögü Kagan vezirinin öğüdüne uyarak kızı alıp Ak-Dağ'a gitti. Bögü Kagan ile kız bu dağda gün doğana değin konuştular. Yedi yıl altı ay yirmi iki gün her gece kız Bögü Kagan'a geldi; her gece konuştular. Ayrılacakları gece kız Bögü Kagan'a şöyle dedi:

    "Doğudan batıya değin tüm dünya senin buyruğun altına girecektir. İşlerini sıkı tut iyi çalış." Ertesi gün Bögü Kagan ordularını topladı. 300.000 çerisini Sungur Tigin'in komutasına verdi; onu Mogol ülkelerine akına gönderdi. 100.000 çerisini Kotur Tigin'in komutasına verdi; onu Tankut ülkesine gönderdi. Tükel Tigin'i Tibet yönüne gönderdi. Kendisi de 300.000 çerisi ile Hıtay'a (=Çin'e) yöneldi. Or Tigin'i ise kendi yerinde kagan vekili olarak bıraktı. Bögü Kagan'ın ordularının hepsi zaferlerle geri döndüler. Getirdikleri mallar paralar ganimetler sayılamayacak kadar çoktu. Bögü Kagan Orkun Irmağı'nın kıyısında Ordu-Balıg adında bir kent kurdurdu; Ordu-Balıg'ı kendine başkent yaptı. Doğudaki bütün ülkeler Bögü Kagan'ın buyruğu altına girdi.

    Bögü Kagan bir gece bir düş gördü. Düşünde ak giysilere bürünmüş başında ak bir şerit elinde de çam kozalağı büyüklüğünde Yada taşı olan bir yaşlı kişi vardı. Yaşlı kişi Bögü Kagan'a yaklaştı Yada taşını Bögü Kagan'a verdi ve şöyle dedi:

    "Bu taşı saklarsan dünyanın dört bucağını milletinin buyruğu altına alırsın."

    O gece Bögü Kagan'ın başveziri de aynı düşü görmüştü. Bögü Kagan uyanır uyanmaz ordularını topladı. Batı yönüne sefere çıktı. Gide gide Türkistan'a vardı. Burada çayır çimenle döşenmiş gürül gürül akan suları olan bir yere rastladı. Burada oturmağa karar verdi. Balasagun kentini kurdu. Bögü Kagan'ın orduları dört bir yana yayıldılar bütün milletleri egemenlik altına aldılar. Yeryüzünde Türkler'in karşısında duracak kimse kalmadı.Türk orduları o denli ilerlemişlerdi ki acayip biçimli insanlara rastladılar. Bunların elleri ayakları tıpkı hayvanlarınkine benziyordu. Bu yaratıkları görünce artık bundan sonra insanların bulunmadığını anladılar geri döndüler.

    Daha sonra Uygurlar'ın buyruğuna giren hükümdarlar birer birer geldiler Bögü Kagan'a bağlılıklarını ve saygılarını sundular.Bunlar arasında Hint hükümdarı çok çirkindi. Bunun için Bögü Kagan bu hükümdarı katına kabul etmedi. Bögü Kagan yapılan törenden sonra hükümdarlara kendi ülkelerine dönmelerini ve kendi bölgelerini yönetmelerini buyurdu. Bu hükümdarların Bögü Kagan'a ne kadar vergi verecekleri de ayrıca bir toplantı ile karar altına alındı. Artık yeryüzü zapt edilmiş Bögü Kagan'ın karşısında duracak kimse kalmamıştı. Bögü Kagan geri dönmeğe karar verdi yurduna geldi.

    O çağda Uygurlar'ın din adamlarına "kam" denilirdi. Kamlar cinlere hükmederler onlara istediklerini yaptırırlardı. Türkler ile Mogollar kamlara çok önem verirlerdi. Bir işe başlamak için kamlara danışırlar ona göre davranırlardı. Hastalarına da kamlar bakardı. Kamların en güçlü oldukları zaman iyi ve kötü ruhlarla bağ kurdukları onlarla konuştukları günlerdi.

    Bögü Kagan çağında Uygurlar Çin kaganına elçiler gönderdiler kendilerine Nom kitaplarından anlayan ve adlarına Tüvinyan denilen din adamlarını göndermesini istediler. Nom Çinliler'in din kitaplarının adıydı. Çinliler bugün yaşayan bir adamın bin yıl önce de yaşadığına inanırlardı.

    Çin ülkesinden Nom yöntemlerini bilen kişiler geldiler. Bunlar kamlarla oturup konuştular kendi din kitaplarını gösterdiler onlarla tartıştılar. Kamlar tartışmayı yitirdi. Bu tartışmadan sonra Uygurlar Çin'den gelen yeni dini kabul ettiler (bu din Maniheizm'dir).

  2. #7
    Ziyaretçilerimize Uyarı!:

    Kullanıcıların Profil Bilgileri Misafirlere Kapatılmıştır. Görmek için KAYIT olmalısınız.~

    Standart






    Şu Destanı


    Şu Destanı Türkler'in en eski destanlarından biridir. Destanın kahramanı olan Şu bilginlerin tahminlerine göre MÖ dördüncü yüzyılda yaşamış bir Türk kaganıdır. Şu Destanı'nın konusu Makedonyalı İskender'in Asya içlerine doğru ilerlerken Türkler'le yaptığı savaşlardır (?). Ama türkolog Zeki Velidi Togan'a göre destanda adı geçen İskender'in Makedonya'lı İskender ile bir ilgisi yoktur ve Şu Destanı'nın konusu Makedonyalı İskender'in istilası değil daha önceki yüzyıllarda oluşmuş bir Aryani istilasıdır.

    Destanda Türk boylarının oluşumu ve Türkler'in kent yaşamına geçmeğe başlamaları da anlatılmaktadır. Ayrıca ulusunu bir istiladan korumak için çaba gösteren bir kaganın kaygılarının ince bir biçimde işlenmesi destana ayrı bir özellik katmaktadır.. Şu Destanı kendisinden sonra oluşacak Türk destanlarının ana çizgilerini ve süslemelerini belirlemiştir.

    Şu Destanı kimi bilginlere göre Saka Türkleri'nin destanıdır. Şu destanında müzik ve ezgi önemli bir rol oynar; ama bu müzik insan sesine değil sazların sesine dayanır. Destanın kahramanı genç kagan Şu Türk destanlarının yerinde durmayan hareketli ve atak yiğitlerinden daha değişik bir yapıdadır. Kagan Şu beden ve ruh yapısı ile daha çok Osmanlı hakanı 3. Selim'i andırır. Şu Kagan 3. Selim gibi içli sanatçı düşünceli ve mantıklı bir kimsedir. Sarayının kapısında günde 365 nöbet çalınır.

    Şu Destanı'nın özeti aşağıda yer almaktadır:

    Şu Kalesi'ni Balasagun yakınlarında genç kagan Şu yaptırmıştı. Kagan Şu'nun sarayı ise Balasagun'da idi. Kalede ve Balasagun'da çok güçlü bir ordu bulunuyordu. Balasagun kenti çok zengindi. Şu Kagan'ın sarayının önünde ordu beğleri için her gün 365 nöbet vurulurdu. Bu sırada Zülkarneyn (İskender) doğu seferine çıkmış Ön Asya'dan İran içlerine kadar önüne çıkan tüm orduları yenmiş ülkeleri işgal etmişti. Zülkarneyn Semerkand'a değin ilerlemiş Türk illerine yaklaşmıştı.
    Şu Kagan'ın gözcüleri Zülkarneyn'in Balasagun'a ve Şu Kalesi'ne yaklaştığını bildirdiler. Gözcüler Şu Kagan'a şöyle dediler:

    ''Zülkarneyn denilen gün batısından kopup gelen bir kıral ordusuyla bize yaklaşmaktadır. Önüne çıkan orduları dize getirmiş yerle bir etmiştir. Bize ne buyurursun? Onunla savaşalım mı?''Genç kagan Şu habercilerin sözlerini dinlemez gibi göründü. Çünkü daha önceden en güvendiği yiğitlerden kırk kişiyi seçmiş Hucend Irmağı kıyılarına gözcülük etsinler diye göndermişti. Yiğitler kimseye görünmeden gizlice giderek Hucend kıyılarına yerleştikleri için ordu habercileri durumu bilmiyorlardı. Getirdikleri kötü haberden Şu Kagan'ın kaygılanmamasına kılını bile kıpırdatmamasına şaşırdılar. Şu Kagan gönlü ise rahattı.

    Şu Kagan'ın gümüşten bir havuzu vardı. Havuzu işten anlayan ustalara yaptırmıştı. Havuz istenildiğinde taşınabiliyordu. Şu Kagan savaşa bile gitse gümüş havuzunu yanına alırdı. Konakladığı yerlerde içine su doldurtur su dolu bu gümüş havuza kazlar ördekler salar onlara bakardı. Kazların ördeklerin gümüş havuzda yüzüşlerini seyretmek kendisini dinledirir dinlenirken de ulusunun geleceği ile sefer ve savaşlar ile ilgili tasarılar hazırlardı. Şu Kagan haberciler geldikleri sırada yine gümüş havuzda yüzen kazları ördekleri seyrederek dinleniyordu. Habercilerin:

    ''Ne buyruk verirsin kaganım? Zülkarneyn ile savaşa tutuşalım mı?''

    Diye sorup buyruk beklemeleri üzerine onlara havuzu ve havuzda yüzen kazlar ile ördekleri gösterek şöyle dedi:

    ''Bakın. Görüyor musunuz... Kazlarla ördekler suda ne güzel yüzüyor nasıl dalıp dalıp çıkıyorlar?''

    Haberciler kaganlarının bu biçimde konuşmasını garip karşıladılar. Ona kuşku ile baktılar. ''Herhalde kaganımızın hiç bir hazırlığı yok. Onun için ne yapacağını bilemiyor'' diye düşündüler.O sırada Zülkarneyn'in ordusu Hucend Irmağı'nı geçmişti. vakit gece yarısına geliyordu. Hucend Irmağı kıyılarında gözcülük yapan Şu Kagan'ın kırk yiğidi atlanıp yıldırım gibi Şu Kalesi'ne geldiler. Şu Kagan'ın katına varıp Zülkarneyn'in Hucend Suyu'nu geçtiğini Balasagun yolunda ilerlediğini bildirdiler. Daha önceki habercilerin sözlerini dinlerken kılı kıpırdamayan Şu Kagan kırk yiğidin sözleri üzerine hemen göç davulunun çalınmasını buyurdu. Davulun çalınması ile birlikte doğuya doğru hızla yola koyuldular. Bu durum halkı şaşırttı. Gündüzün hazırlık yapılmadan gece vakti göçün başlamasından korktular. Ellerine ne geçtiyse toplayıp bulabildikleri atlara atlayan millet kaganla birlikte yola düştü. Gün doğarken kentte kimse kalmamıştı. Yalnızca bomboş ve düz bir ova görünüyordu.

    Bütün millet Şu Kagan'ın ardından gitmişti. Ancak binecek bir şey bulamayan yirmi iki kişi Şu Kalesi'nde kalmıştı. Bunlar ne yapacaklarını düşünürlerken yanlarına iki kişi daha geldi. Bu iki kişi kap kacaklarını toplayıp sırtlarına vurmuşlardı. Yorgundular. Fakat pek duracağa benzemiyorlardı. Önceki yirmi iki kişi bu yeni gelenlere bir yere gitmemelerini kendileri gibi kalede kalıp beklemelerini söylediler.

    ''Zülkarneyn denilen her kim ise burada uzun süre kalamaz geldiği gibi geri dönüp gider. Burası bizim yurdumuz yine bize kalır.'' dediler.

    İşte bu yüzden bu iki kişinin adı Kalaç olarak kaldı. Bu iki kişiden olan çocuklar ile torunları de Kalacı adıyla anıldılar. Ama bu iki kişi yirmi iki kişinin sözlerini dinlemeyerek onları bırakıp gittikleri için Zülkarneyn'in geldiğini görmediler.

    Zülkarneyn gelip de kalede kalan uzun saçlı yirmi iki kişiyi görünce ''Türk mânend'' dedi. Bu söz ''Türk'e benziyorlar'' anlamına geliyordu. Bu yüzden yirmi iki kişinin soylarının adı da Türkman (Türkmen) olarak kaldı. Giden iki kişi gittikleri için tam anlamıyla Türkmen sayılmadılar. Böylece oluşan yirmi dört boydan yirmi ikisi Türkmen öteki ikisi de Kalaç diye bilindi.

    Bu olaylar olurkan Şu Kagan ordusu ve yanındakilerle birlikte Çin sınırına değin ilerlemişti. Çin'e yakın Uygur iline vardıklarında Şu Kagan artık Zülkarneyn'i karşılayabilecek durumda olduğuna onu asıl merkezinden çok uzaklara çektiğine karar verdi. Çünkü kendi soydaşları arasında bulunduğu için Zülkarneyn'den daha güçlü durumua gelmişti. Şu Kagan çerilerinin en gençlerini ayırdı; onları Zülkarneyn'in üzerine yollamayı düşündü. Veziri gidecek olanların tümünün genç olduğunu deneyimlerinin bulunmadığını başaramazlarsa işin kötüye varacağını söyledi. Şu Kagan vezirine hak verdi. Yaşlı deneyimli bir subaşını çerileriyle birlikte gönderdi. Şu Kagan'ın çerileri bir zaman sonra Zülkarneyn'in öncü birlikleriyle karşılaştılar. Türk çerileri Zülkarneyn'in öncü birliklerine bir gece baskını yaptılar. Baskın çok kanlı oldu. Bir ölüm kalım savaşı yapıldı. Zülkarneyn'in öncü birlikleri bozguna uğradılar. Türk erlerinden biri Zülkarneyn'in çerilerinden birini tek kılıç vuruşuyla ikiye böldü. Çerinin kemerine bağladığı altın torbası parçalandı; içindeki altınlar yere saçıldı çerinin kanıyla kızıla bulandı. Ertesi gün gün ışıkları bu kanlı altınları parlattı. Bunu gören Türk erleri birbirlerine bakıp ''Altın kan! Altın kan!'' diye bağrıştılar. O günden sonra bu baskının yapıldığı yerin yakınında bulunan dağa Altın Kan (Altun Han) dendi.

    Baskından sonra Şu Kagan ile Zülkarneyn daha savaşmadılar barış yaptılar. Barış iki taraf içinde iyi sonuçlar doğurdu. Burada bir çok kent kurulmağa başlandı. Uygur Türkleri ile öteki Türk boyları bu kentlere yerleştiler. Şu Kagan da Balasagun'a döndü. Şu Kalesi'ni sağlamlaştırdı. Balasagun kentinin geliştirdi. En sonunda da kaleye bir tılsım koydu. Bu öyle bir tılsımdı ki dörtbir yanda duyuldu. Leylekler kente dek geldiklerinde tılsım yüzünden daha uzağa uçamadılar kenti aşamadılar.

  3. #8
    Ziyaretçilerimize Uyarı!:

    Kullanıcıların Profil Bilgileri Misafirlere Kapatılmıştır. Görmek için KAYIT olmalısınız.~

    Standart





    Türeyiş Destanı


    Asya Büyük Hun Devleti ile Kök Türk Devleti arasındaki dönemde Orta Asya'da yaşayan Türkler'e Çinliler Kao-çı derlerdi. "Kao-çı" sözü Çince'de "yüksek tekerlekli arabası olan" demektir. Kao-çı'lara Çinliler T'ieh-le adını da verirlerdi. T'ieh-le kelimesi Türkçe Töles sözünün Çin ağzına uydurulmuş biçimidir. Töles Türkleri Kök Türk Devleti'nin çekirdeğini oluşturan Türk boyudur. Çin kaynaklarına göre Tölesler'in (ve öteki Türkler'in) türküleri kurt ulumasını andırırdı; çünkü yine aynı kaynaklara göre onların ataları kurt idi. Çinlilerin sözünü ettikleri kurt ulumasına benzeyen türküler Türkler'in zamanımızda da söylemekte olduğu "uzun hava bozlak maya" türündeki halk ezgileri olsa gerektir.

    Kimi kaynaklar Töles ve Kao-çı kelimelerini yalnızca Uygur Türkleri ile özdeşleştirirler. Ama yukarıda da belirtildiği gibi Töles adı Büyük Hun Devleti ile Kök Türk Devleti arasındaki dönemde Türkler'e verilmiş ortak bir addır. Dolayısıyla Tölesler Uygur Türkleri'nin ataları olduğu gibi Oguz Karluk Kıpçak vs bütün Türk boylarının da atalarıdır. Ayrıca tarihi araştırmalara göre Uygurlar ile Oguzlar aynı boy kökeninden gelirler. İleriki dönemlerde Uygur ve Oguz diye ikiye ayrılmışlardır. Zaten Türk topluluklarına bir bakıldığında tip bakımından Oguzlar (bugünkü Türkmenler dolayısıyla Azeriler Anadolu Türkleri ve öteki Ön Asya Türkleri) ile Uygurlar'ın birbirlerine çok yakın oldukları görülür. Ayrıca eski tarihi kayıtlarda Oguz ve Uygur adlarının hep birlikte yer aldığı görülür (Tokuz Oguz-On Uygur).

    Bunun yanında Eski Türkler'in boy adları sistemi ile bizim zihnimizdeki ad kavramını birbirine karıştırmamak gerekir. Eski Türkler'de boy adları geleneksel ve kalıcı değildi; izafi bir nitelik taşırdı. Türk boyları tek bir boy çatısı altında bir bodun olarak birleşirler ve yeni bir adla ortaya çıkarak bir devlet ya da siyasi bir oluşum kurarlardı. Zamanla bu siyasi oluşum dağılır ve oluşumu oluşturan boylar yeni bir adla ortaya çıkarak bir başka siyasi oluşum kurarlardı. Bu hal böylece devam ederdi. Yani boy adları geçici ve izafi idi. Zaten bunun aksi iddia edilecek olursa her Türk devletinin yıkılışında ve her boy oluşumunun dağılışında bu halkların ortadan yok olduklarını kabul etmek gerekir. E bu adamları uzaylılar da kaçırmadığına göre tarihte rastlanan Ting-Ling Töles Türgiş Usun Hun Abar Sabar.....vs gibi Türk boyları nereye gittiler. Yanıtı çok basit; uğradıkları bir yıkım (savaş baskın kıyım göç vb) ya da siyasi dağılmadan sonra yeni bir ad ve yeni bir oluşumla yeniden tarih sahnesine çıktılar.

    Sonradan Kök Türk ve Uygur devletlerini kuracak olan Töles adındaki bu Türk topluluklarının en yakın komşuları olan Çinlilerin kaynakları onların kökenlerini kurda bağlayan bir efsane Saptamış ve tarih kayıtlarına geçirmişlerdir. Şimdi bu efsaneyi yukarıdaki bilgilerin ışığında gözden geçirelim:

    Hun kaganlarından birinin çok akıllı iki kızı vardı. Bu kızlar çok akılı ve çok güzel idiler. Kızlar o denli akıllı o denli iyilerdi ki babaları şöyle bir karara vardı:

    "Ben bu kızları kendim evlendiremem. Bunlar o denli iyiler ki o denli akıllılar ki bu kızları ancak Tanrı evlendirir."

    Kagan kızlarını ülkesinin en kuzey ucunda kişi ayağı değmeyen bir yere götürüp yüksek bir dağın başına koydu. Kızlar bu tepede bekleye durdular. Aradan epey zaman geçti. Bir zaman sonra tepenin çevresinde yaşlı ve erkek bir Bozkurt göründü. Kurt tepenin çevresinde dolaşmağa başladı ama kızların yanına gitmedi. Kızlardan küçük olanı bu durumu görünce kardeşine:

    "İşte bu kurdu ikimizden birinin evlenmesi için Tanrı gönderdi" dedi ve kurdun yanına doğru gitti. Kardeşi gitme dedi ise de onu dinlemedi. Tepeden inerek kurtla evlendi. Bu evlenmeden birçok çocuk doğdu. Bunlara Tokuz Oguz-On Uygur (Dokuz Oğuz-On Uygur) denildi. Bu çocukların sesi Bozkurt sesine benzerdi. Çocuklar birer Bozkurt ruhu taşıyarak çoğaldılar. Ve Tölesler bu kız ile kurdun soyundan türediler...

    Dikkat edilirse buradaki kurt erkektir. Öteki Kök Türk efsanelerinde ise kurt dişidir. Bununla birlikte Oguz Kagan Destanı'ndaki kurt da erkektir. Çin kaynakları hükümdarın kızlarını bıraktığı yerden "tepe" diye bahsetmektedir. Eski Türkler'de "Kutsal Dağ" ve "Gök Dağı" inancı büyük bir yer tutardı. Ergenekon da böyle kutsal bir dağın ardındaki yurdun adıdır.

  4. #9
    Ziyaretçilerimize Uyarı!:

    Kullanıcıların Profil Bilgileri Misafirlere Kapatılmıştır. Görmek için KAYIT olmalısınız.~

    Standart






    Yaratılış Efsaneleri

    Orta Asya'da yaşayan Türk toplulukları arasında dünya ve insanın yaratılışı hakkında birçok efsane saptanmıştır. Bu efsaneler yakın çağlarda derlendikleri için İslamlık Hıristiyanlık Budizm Maniheizm gibi dinlerden etkiler taşımaktadırlar. Ancak bunlar genel yapısıyla erken dönem Türk mitolojisinin izlerinin görüldüğü önemli ürünlerdir.

    Aşağıda Altay Türkleri'ne ait iki yaratılış efsanesi verilmiştir. Bu iki efsane temel olarak birbirlerine benzerler; ama ayrıldıkları noktalar da vardır; aralarındaki farkları okuyunca anlayacaksınız. İlk efsane W. Radloff tarafından saptanmıştır; ikinci efsane ise V. Verbitskiy tarafından saptanmış olup ilk efsaneden daha değişik bir söyleyişe sahiptir. İki efsanede de tek bir yaratıcı Tanrı vardır. Birinci efsanede Tanrı; Kayra Kan Kuday ve Kurbustan adlarını taşırken ikinci efsanede Ülgen Bay-Ülgen adlarına sahiptir. İki efsane de dış etki (Çin ve İran) taşırlar.

    Bu yaratılış efsanelerinde İran mitolojisinin ile Mani dininin etkisinin olduğu görülmektedir. İkili düşünce ilkesi (dualizm) İran mitolojisinin en önemli özelliğidir. İran mitolojisinde Hürmüz iyilik ilahıdır ve gökte oturur; Ehrimen ise yeraltında karanlıkların ilahıdır. Aynı durum Altay Türkleri'nin yaratılış destanlarında da vardır. Altay yaratılış destanlarında da Tanrı Kuday gökte oturur Şeytan Erlik ise yer altında. Ama Erlik Tanrı değildir; yalnızca güçlü bir körmös'tür (şeytan). Türk Tanrı düşüncesi İran mitolojisindeki ikili ilah sistemini tek ilahlı sisteme çevirmiştir.

    İran mitolojisinde Hürmüz birçok yaratık yaratır ve Ehrimen de bunların bir bölümünü kendisine vermesini ister; ama olumsuz yanıt alır. Aynı durum Altay yaratılış efsanesinde de söz konusudur. Tanrı Kuday (Ülgen) da birçok yaratık yaratır ve Erlik bunların bir kısmını kendine ister ama Tanrı bunu reddeder.

    Altay yaratılış destanlarında herşeye gücü yeten ve günümüzdeki Tanrı inancının aynısı olan bir inanış yoktur. Altay yaratılış destanlarında Tanrı'ya yaratma eyleminde kimi varlıklar yardım eder (mesela Ak Ene ve Kişi yani Erlik). Bu yüzden bu efsanelerde her şeye kaadir bir Tanrı imajı yerine yaratma eyleminde çeşitli varlık ve nesnelere başvuran bir ilah portresi çizilmiştir.

    Verbitskiy'in saptamış olduğu yaratılış efsanesinde (aşağıdaki ikinci efsane) balığın dünya ile ilgili simgeselliğine yer verilmiştir. Bu efsaneye göre dünyanın altındaki üç balığın dünyanın dengesini sağlamada rolü vardır. Burada balığa kutsallık verilmiş ve dünyanın dengede durmasının simgesi olmuştur. Bu özellik eski Hint mitolojisinde de vardır. Balığın burada kullanılması aynı zamanda onun insanın yaratılışının yaşamın yeniden doğuşunun bolluk ve bereketin simgesi olmasından ileri gelmiştir. Kimi araştırmacılar göre Kırım Türkleri de benzer biçimde dünya okyanusunda büyük bir balık bulunduğunu ve balığın üzerinde boynuzlarıyla dünyayı taşıyan bir boğa olduğunu ileri sürerlerdi.

    Altay yaratılış efsanelerinin bazı kahramanları yabancı adlar taşırlar; mesela Mangdaşire Şal-Yime May-Tere vb. Bu efsanelerin bazı motifleri de Eski Türk kültüründe bulunmamaktadır. Mesela Tanrı'nın gökte oturması yaratma eyleminde nesne ve kişilere başvurması Ak-Ana Tanrı'nın insanlarla doğrudan konuşması ...gibi. Altay yaratılış efsanelerinde Türk destanlarındaki güçlü yapı ve görkem de yoktur. Ergenekon Destanı ile karşılaştırılmaları bile bunu kolayca gözler önüne serer.
    Aşağıda iki yaratılış efsanesi de yer almaktadır.

    Yeriding Pütkeni (Yerin Yaratılışı)

    Herşeyden önce su vardı. Yer ay gök güneş yoktu. Tanrı (Kuday) ile Kişi vardı. İkisi de birer kara kaz gibi su üzerinde uçuyorlardı.

    Tanrı bir şey düşünmüyordu. Kişi yel çıkarıp suyu dalgalandırdı; Tanrı'nın yüzüne su sıçrattı. Bunu yapınca da kendisinin Tanrı'dan güçlü olduğunu sandı; daha yüksekte uçmak istedi. Ama uçamadı; suya düşüp dibe battı. Boğulmak üzereydi. "Bana yardım et!" diye bağırıp Tanrı'dan yardım istedi.
    Tanrı "Yukarı çık!" dedi o da sudan çıkıverdi. Sonra Tanrı "Sağlam bir taş olsun!" dedi. Suyun dibinden bir taş yükseldi. Tanrı ile Kişi taşın üzerine oturdular. Tanrı Kişi'ye "Suya dal suyun dibinden toprak çıkar!" diye buyruk verdi. Kişi Tanrı'nın buyruğunu yerine getirdi. Suyun dibinden çıkardığı toprağı Tanrı'ya götürdü.

    Tanrı Kişi'nin getirdiği toprağı suyun üzerine serperken "Yer olsun !" diye buyurdu. Buyruk yerine geldi yeryüzü yaratıldı. Tanrı yine Kişi'ye "Suya dal suyun dibindeki topraktan çıkar !" diye buyruk verdi. Kişi suya daldığında bu kez kendim için de toprak alayım diye düşündü. İki avucuna da toprak doldurdu; bir avucundakini Tanrı'dan gizlemek için ağzına attı. Dileği Tanrı'dan gizli kendine göre bir yer yaratmaktı. Avucundaki toprağı getirip Tanrı'ya uzattı. Tanrı toprağı suyun üzerine serpip genişlemesini buyurdu. O'nun suya serptiği toprak gibi Kişi'nin ağzındaki toprak da büyüyüp genişlemeğe başladı. Kişi korktu; soluğu kesildi öleyazdı. Kaçmağa başladı. Ancak nereye kaçsa yanı başında Tanrı'yı buluyordu. O'ndan kaçamıyordu. Çaresiz kaldı Tanrı'ya yalvarmağa başladı: "Tanrı! Gerçek Tanrı! Bana yardım et".

    Tanrı Kişi'ye "Ağzındaki toprağı ne için sakladın" dedi. Kişi "Kendime yer yaratmak için saklamıştım" diye yanıt verdi. Tanrı da "Öyleyse at ağzından ve kurtul" dedi. Kişi'nin ağzındaki toprak yere dökülürken küçük tepeler oluştu. Tanrı "Artık sen günahlı oldun" dedi "Bana karşı geldin. Kötülük düşündün. Bundan sonra sana uyanlar senin gibi kötülük düşünenler senin gibi kötü kişi olacak; bana uyanlar ise iyi ve pak kişiler olacak güneş ve aydınlık yüzü görecek. Ben gerçek Kurbustan adını almışımdır; bundan sonra senin adın da Erlik olsun. Günahlarını benden saklayanlar senin adamın olsun günahlarını senden saklayanlar benim adamım olsun".

    Yeryüzünde dalsız budaksız bir ağaç yeşerdi. Tanrı bu dalsız budaksız ağaçtan hoşlanmadı. "Dalları yaprakları olmayan ağaca bakmak güzel değil. Bu ağacın dokuz dalı olsun!" dedi. Dalsız budaksız ağaç birden dokuz dallı oldu. Tanrı "Dokuz dalın herbirinin kökünden birerden dokuz kişi türesin; bunlar dokuz ulus olsun!" dedi.

    Erlik bunlar olurken büyük bir gürültü duydu. Nedir acaba diye düşündü. Tanrı'ya gürültünün nedenini sordu. Tanrı "Ben bir kaganım sen de kendince bir kagansın. İşittiğin gürültüyü yapanlar benim ulusumdur!" dedi. Erlik Tanrı'dan bu ulusu kendisine vermesini istedi. Tanrı "Olmaz!" diye karşıladı; "Sen git kendi işine bak!".

    Erlik'in canı sıkıldı. Hele bir gidip şu insanları göreyim diyerek kalabalığın yanına vardı. Orada insanlardan başka yaban hayvanları kuşlar ve daha nice yaratıklar vardı. Erlik Tanrı bunları nasıl yarattı acaba bunlar ne yer ne içerler diye düşündü. O düşüne dursun insanlar ağacın yemişlerinden yemeğe başlamışlardı. Erlik baktı ki insanlar ağacın yalnızca bir yanındaki yemişleri yiyorlar öte yandakilere ellerini sürmüyorlar. İnsanlara bunun nedenini sordu. İnsanlar şu yanıtı verdiler: "Tanrı bize şu yandaki dört dalın yemişini yemeği yasakladı. Biz yalnızca Tanrı'nın izin verdiği ağacın gündoğusundaki yemişlerden yiyoruz. Şu gördüğün yılan ile köpek yasak yandaki yemişleri yemememiz için bekçilik ediyor. Bundan sonra Tanrı göğe çıktı. Beş dalın yemişi de bizim aşımız oldu"

    Bu yanıt Erlik'i sevindirdi. Erlik Körmös insanlardan Törüngey denilen erkeğe yaklaştı. Ona "Tanrı size yalan söylemiş. Asıl yasakladığı yemişlerden yemeniz gerekir. Onlar daha tatlıdır. Bir deneyin; göreceksiniz" dedi. Erlik uyumakta olan yılanın ağzına girdi; ağaca çıkmasını söyledi. Yılan ağaca çıkıp yasak yemişlerden yedi. Doğanay'ın karısı Eje yanlarına geldi. Erlik Törüngey ile Eje'ye de yasak yemişlerden yemelerini söyledi. Törüngey Tanrı'nın sözünü tutarak yasak yemişlerden yemedi. Karısı Eje dayanamadı yedi. Yemiş çok tatlı idi. Alıp kocasının ağzına sürdü. Törüngey ile Eje'nin tüyleri birden döküldü. Utandılar. Kaçıp herbiri bir ağacın ardına saklandılar.
    Derken Tanrı geldi. Bütün ulus kaçışıp bir köşeye gizlendi. Tanrı "Törüngey! Törüngey! Eje! Eje! Neredesiniz" diye haykırdı. Törüngey ile Eje "Ağaçların arkasındayız" dediler "Karşına çıkamıyoruz utanıyoruz". Sonra olanları bir bir anlattılar. Tanrı bildiği şeyleri duymanın öfkesi içinde herbirine ayrı cezalar verdi. "Şimdi sen de Körmös'ten (Şeytan'dan) bir parça oldun" diyerek yılana verdi ilk cezayı. "İnsanlar sana düşman olsun; seni görünce vurup ezip öldürsünler!" dedi. Eje'ye döndü "Sen Körmös'ün sözüne uydun. Yasak yemişi yedin. Cezanı çekeceksin. Çocuk doğuracaksın. Doğururken de acı çekeceksin. Sonunda öleceksin ölümü tadacaksın". Törüngey'e de şöyle diyerek cezasını verdi: "Körmös'ün aşını yedin. Benim sözümü dinlemedin Körmös Erlik'in sözüne uydun. Onun adamları onun dünyasında yaşar karanlıklar dünyasında bulunur. Benim ışığımdan yoksun kalır. Körmös bana düşman oldu; sen de ona düşman olacaksın. Benim sözümü dinleseydin benim gibi olacaktın. Dinlemediğin için dokuz oğlun dokuz da kızın olacak. Bundan sonra ben insan yaratmayacağım. Artık insanlar senden türeyecek."

    Tanrı Erlik'e de kızdı. "Benim adamlarımı niçin aldattın ?" diye sordu öfkeyle. Erlik "Ben istedim sen vermedin" dedi "Ben de senden çaldım. Artık hep çalacağım. Atla kaçarlar ise düşürüp çalacağım. İçip içip esrirler (sarhoş olurlar) ise birbirlerine düşürüp döğüştüreceğim. Suya girseler ağaçlara çıksalar bile yine çalacağım". Tanrı da "Öyleyse; dokuz kat yerin altında ayı güneşi olmayan karanlık bir dünya vardır. Seni oraya atıyorum" diyerek Erlik'i cezalandırdı. Her şey bitince bütün insanlara birden şöyle dedi: "Bundan sonra kendi yemeğinizi kendiniz kazanacak gücünüzle elde edeceksiniz; benim yemeğimden yemek yok. Artık yüz yüze gelip sizinle konuşmayacağım. Bundan sonra size May-Tere'yi göndereceğim".
    May-Tere insanlara birçok şey öğretti. Arabayı da May-Tere yaptı. Ot köklerini yenilebilecek otları insanlara öğretti. Erlik May-Tere'ye yalvardı: "Ey Gök Oğul bana yardım et. Tanrı'dan izin dile. Yanına çıkmak istediğimi söyle. Yardım et bana". May-Tere Erlik'in dileğini Tanrı'ya iletti. Tanrı aldırış etmedi. May-Tere altmış yıl yalvardı. Sonunda Tanrı Erlik'e haber gönderdi: "Düşmanlıktan vazgeçersen insanlara kötülük etmezsen sana izin veririm yanıma gelirsin!" Erlik söz verdi. Tanrı'nın katına çıktı. Baş eğdi. "Beni kutsa. Bana izin ver ben de kendime gökler yapayım" diye yalvardı. Tanrı izin verdi. Erlik kendisi için gökler yaptı. Adamlarını topladı yaptığı göklere yerleştirdi; kendisi de başlarına geçti. Çok kalabalık oldular. Tanrı'nın en sevgili kullarından olan Mangdaşire bu duruma çok üzüldü. Üzüntü içinde düşündü: "Bizim öz kişilerimiz yeryüzünde sıkıntı çekip yoruluyor. Erlik'in adamları ise göklerde keyfedip duruyor." Mangdaşire bu üzüntü içinde Erlik'e savaş açtı. Erlik daha güçlü çıktı. Ateş ile vurup Mangdaşire'yi kaçırdı. Mangdaşire Tanrı'nın katına çıktı. Tanrı "Nereden geliyorsun?" dedi. Mangdaşire "Erlik'in adamlarının gökte oturması bizim adamlarımızın ise yeryüzünde binbir güçlük içinde yaşamaları ağırıma gitti. Erlik'in yandaşlarını yere indirmek göklerini başına yıkmak için Erlik'le savaştım. Gücüm yetmedi o beni kaçırdı" diye yanıt verdi. Tanrı üzülmemesini söyledi. "Erlik'e benden başka kimsenin gücü yetmez" dedi "Erlik'in gücü senden çoktur. Ama gün gelecek senin gücün Erlik'in gücünden üstün olacak". Mangdaşire'nin yüreği serinledi rahat rahat uyudu.

    Gün geldi Mangdaşire güçleneceğini anladı. O gün Tanrı Mangdaşire'yi yanına çağırdı. "Var git. Güçlendin artık. Erlik'in göklerini başına yıkacak güce kavuşturdum seni. Dileğine ereceksin" dedi "Sana kendi gücümden güç verdim". Mangdaşire şaşırdı: "Yayım yok okum yok. Kargım yok kılıcım yok. Kupkuru bir bileğim var. Yalnız bilek gücüyle Erlik'i nasıl yok edebilirim?". Tanrı Mangdaşire'ye bir kargı verdi. Mangdaşire kargıyı alıp Erlik'in göklerine gitti. Erlik'i yendi kaçırdı; göklerini kırdı geçirdi. Erlik'in gökleri parça parça oldu yeryüzüne döküldü. O güne değin dümdüz olan yeryüzü o günden sonra kayalıklarla sivri dağlarla doldu. Görklü Tanrı'nın özene bezene yarattığı güzelim yeryüzü eğri büğrü oldu. Erlik'in bütün yandaşları yere döküldü; suya düşenler boğuldu ağaca çarpanlar sakatlanıp can verdi sivri kayaların üstüne düşenler öldü hayvanlara çarpanlar hayvanların ayakları altında kaldılar.

    Erlik varıp Tanrı'dan kendine yeni bir yer istedi. "Benim göklerimin yıkılmasına sen izin verdin; barınacak yerim kalmadı" dedi. Tanrı Erlik'i yerin altındaki karanlıklar ülkesine sürdü. Üzerine yedi kat kilit vurdu. "Burada gün ışığı ay ışığı görmeyesin. Üzerinde sönmez ateşler olsun. İyi olursan yanıma alır kötü olursan daha derinlere sürerim" dedi. Bunun üzerine Erlik "Öyleyse ölmüş kişilerin canlarını bana ver; gövdeleri senin olsun canları benim" dedi. Tanrı "Yo onları sana vermeyeceğim" dedi "İstiyorsan kendin yarat". Erlik eline çekiç körük ve örs aldı. Vurmağa başladı. Bir vurdu kurbağa çıktı. Bir vurdu yılan çıktı. Bir vurdu ayı çıktı. Bir vurdu domuz çıktı. Bir vurdu Albıs (kötü ruh) çıktı. Bir vurdu Şulmus (kötü ruh) çıktı. Sonunda Tanrı Erlik'in elinden çekici örsü körüğü aldı; ateşe attı. Körük bir kadın çekiç bir erkek oldu. Tanrı kadını tutup yüzüne tükürdü. Kadın bir kuş olup uçtu. Bu kuş eti yenmez tüyü yelek olmaz Kurday denilen kuştur. Tanrı erkeği de tutup yüzüne tükürdü. O da bir kuş olup uçtu; adına Yalban kuşu dediler.

    Bu olanlardan sonra Tanrı insanlara "Ben size mal verdim aş verdim. Yeryüzünde iyi güzel pak olan ne varsa verdim. Yardımcınız oldum. Siz de iyilik yapın. Ben göklerime çekileceğim tez dönmeyeceğim" dedi.

    Yardımcı ruhlarına döndü: "Şal-Yime; sen rakı içip aklını yitirenleri körpe çocukları tayları buzağıları koru. Onlara kötülük gelmesin. Sağlığında iyilik yapmış olanların ruhlarını yanına al; kendini öldürenlerinkini alma. Zenginlerin malına göz dikenleri hırsızları başkalarına kötülük edenleri de alma. Benim için bir de kaganları için savaşıp ölenlerin ruhlarını da yanına al benim yanıma getir.

    İnsanlar ! Size yardım ettim. Kötü ruhları (körmösler) sizden uzaklaştırdım. Körmösler size yaklaşırsa onlara yiyecek verin ama onların yiyeceklerinden yemeyin; yerseniz onlardan olursunuz. Benim adımı söylerseniz korumam altında olcakasınız. Şimdi ben aranızdan ayrılıyorum ama yine geleceğim. Beni unutmayın geri gelmez sanmayın. Geri döndüğümde iyiliklerinizin kötülüklerinizin hesabını göreceğim. Şimdilik benim yerimde Yapkara Mangdaşire ve Şal-Yime kalacaklar; size yardımcı olacaklar.
    Yapkara! Gözlerini dört aç. Erlik senin elinden ölenlerin canlarını çalmak isterse Mangdaşire'ye söyle; o güçlüdür.

    Şal-Yime! Sen de iyi dinle. Albıs Şulbus yeraltındaki karanlıklar ülkesinden çıkmasınlar. Çıkarlarsa hemen May-Tere'ye bildir. Ona güç verdim. O kötü ruhları koğar.

    Podo-Sünku Ay'ı ve Güneş'i bekleyecek. Mangdaşire yeryüzünü ve gökyüzünü koruyacak. May-Tere kötüleri iyilerden uzaklaştıracak.
    Mangdaşire sen de kötü ruhlarla savaş. Güç gelirse benim adımı çağır. İnsanlara iyi şeyleri iyi işleri öğret. Oltayla balık avlamayı tiyin (sincap) vurmayı hayvan beslemeyi öğret".

    Sonra Tanrı uzaklaştı. Mangdaşire Tanrı'nın sözlerini yerine getirdi. Olta yaptı balık avladı. Barutu buldu sincap vurdu. Gün geldi Mangdaşire kendi kendine mırıldandı: "Bugün beni yel uçuracak alıp götürecek". Bir yel geldi Mangdaşire'yi uçurup götürdü. Bunun üzerine Yapkara insanlara "Mangdaşire'yi Tanrı yanına aldı. Artık onu bulamazsınız. Gün gelecek beni de yanına çağıracak. Nereye isterse oraya gideceğim. Öğrendiklerinizi unutmayın. Tanrı'nın yargısı budur" dedi.
    İnsanları kendi haline bırakıp o da gitti.

    İkinci Yaratılış Destanı

    Gök yoktu yer yoktu. Yalnızca sonu olmayan bir deniz vardı. Tanrı Ülgen (Aakay Kurbustan) bu denizin üzerinde uçuyordu. Konacak sert bir yer arıyordu bulamıyordu. Böyle uçarken gönlüne doğdu. Bir ses "Önündeki nesneyi yakala" diye fısıldadı. Ülgen bu fısıltıyı yineledi. Ellerini öne doğru uzattı. O sırada su yüzüne bir taş çıkmıştı. Ülgen taşı yakaladı üzerine kondu. Taşın üstünde ne yapacağını düşündü. Uçsuz bucaksız suyun içinden Ak Ene (Ak Ana) süzülüp Ülgen'in karşısına çıktı ve "Yarat" dedi; üç kez yineledi. Ülgen "Nasıl?" diye sordu. Ak Ene "Yaptım oldu de yaptım olmadı deme" dedi. Sonra Ak Ene kayboldu. Bir daha da görünmedi. Ülgen insanlara şu buyruğu verdi. "Var olana yok demeyin; vara yok diyen de yok olur!".

    Ülgen "Yer yaratılsın!" dedi; yer yaratıldı. "Gökler yaratılsın!" diye buyurdu; gökler yaratıldı. Böylece bütün dünyayı yarattı. Sonra üç büyük balık yaratıp yeri onların üzerine yerleştirdi. Balıklardan ikisini yerin kenarına üçüncüsünü ortasına temel yaptı. Ortada bulunan balığın başı kuzey yönündedir. Bu balık başını eğerse kuzeyden yayık (tufan) olur. Başını daha aşağı eğerse yeryüzünde su basmadık bir avuç yer kalmaz. Onun için bu balık büyük bir zincirle bir direğe bağlanmıştır. Onu Mangda-Şire yönetir.
    Ülgen dünyayı yaratırken ay ve gün ışığının dokunduğu Altın Dağ'da oturdu. Bu dağ gök ile yer arasında idi. Dünya'nın yaratılışı altı gün sürdü. Yedinci gün Ülgen yatıp uyudu; sekizin gün kalktı...

    Bizim Ay ve Güneş'imizin dünyasından başka doksan dokuz dünya daha vardır. Bunların hepsinde birer uçmag (cennet) birer tamu (cehennem) vardır. Herbirinde insanlar bulunur. En büyük dünya Han Kurbustan Tengere'dir. Bay-Ülgen bu âlemin yönetimini yardımcılarından olan Mangızın Matmas Burkan adlı ruha vermiştir. Bu dünyanın yerinin adı Altın Telegey'dir. Cehennemi Mangız Toçiri Tamu'dur. Bu tamuyu Matman Kara adlı bir zebani yönetir.

    Doksan dokuz âlemin ortancası Ezre Kurbustan Tengere'dir. Ezre Tengere'yi Belgein Keratlu Türün Musıkay Burkan'a verilmiştir. Yerinin adı Altın Şarka'dır. Cehennemi Tüpken Kara Tamu'dur. Bu cehennemi Matman Karakçı yönetir.

    Kişioğullarının bulunduğu bizim dünyamız en küçük dünyadır. Adına Kara Tengere Dünyası denilir. Bu dünyayı May-Tere yönetir. Cehenneminin adı Kara Teş'tir. Bu cehennemi Kerey Han yönetir. Bizim dünyamızın üzerinde otuz üç kat gök vardır.

    Bay-Ülgen birgün denize bakarken suyun üstünde bir toprak parçasının yüzdüğünü gördü. Toprağın üzeri insan gövdesine benzeyen bir kil tabakası ile kaplıydı. Ülgen "Bu cansız toprak kişi olsun!" diye buyurdu. Toprak kişi oldu. Ülgen ona Erlik adını verdi; olduğu yere bıraktı. Erlik giderek Ülgen'i buldu. Ülgen de onu yanına aldı; kendisine küçük kardeş yaptı. Bir zaman sonra Erlik Ülgen'i kıskandı. Ondan daha güçlü olmak istedi. Ülgen'e imrendi "Ben de onun gibi olmalıyım" diye düşündü. Düşüne düşüne Ülgen'e düşman oldu. Ülgen bunun yerine Mangdaşire'yi yarattı. Sonra da bizim dünyamızda yedi kişi yarattı. Bunların kemikleri kamıştan etleri topraktan oldu. Kulaklarına üfledi can verdi. burunlarına üfledi akıl verdi. En sonra da yine bir kişi yarattı ve May-Tere adını verdi. Ona "Bu insanları sen yönet" diye buyurdu.

  5. #10
    Ziyaretçilerimize Uyarı!:

    Kullanıcıların Profil Bilgileri Misafirlere Kapatılmıştır. Görmek için KAYIT olmalısınız.~

    Standart





    Sarıkız Efsanesi (En meşhur Türk Efsanesi)


    Marmara ve Ege bölgelerini birbirinden ayıran ve genç dağlar grubuna giren Kazdağları'nın en yüksek tepesine Sarıkız Tepesi adı verilmektedir. Bu tepenin adı hakkında pek çok efsane anlatılmaktadır.

    Çok eski zamanlarda Güre köyünde çok güzel bir kız varmış. Bu kızı köyün bütün gençleri sever ve evlenmek isterlermiş. Adı Sarıkız olan bu güzel kızın babası ise bin bir zahmetle büyüttüğü kızını talip olan gençlerin hiç birine vermezmiş. Bunun üzerine gençler Sarıkız'a iftira etmişler. Köylüler de Sarıkız'ın babasına giderek:

    "Kızın kötü yola saptı. Ya kızını öldürürsün ya da buralardan çekip gidersin" demişler.

    Düşünüp taşınan baba kızını öldürmeye kıyamaz; ancak köylülerin yüzüne bakabilmek için Sarıkız'ı gözden uzak tutmak gerektiğini düşünür.

    Kızını yanına alan baba Kazdağı'nın zirvesine çıkar ve güttükleri kazlarla birlikte kızını bırakıp geri döner. "Kurt kuş yerse de gözüm görmesin yaşarsa da herkesten gizli yaşasın" demiş.

    Kazdağı'nda kalan Sarıkız ölmemiş ve kazlarını gütmeye devam etmiş. Hatta yolunu izini kaybedenlere yardımcı olmuş. Bu durum kısa zamanda babasının kulağına gitmiş.

    Kızının ölmediğini öğrenen baba Kazdağı'na kızının yanına çıkmış. Dağda kaz çobanlığı yapan Sarıkız babasını görünce sevinmiş ona yemek ikram etmiş. Yemek sırasında babası kızından su istemiş. Sarıkız elini uzatarak kilometrelerce aşağıdaki Güre çayından su alarak babasına vermiş. Babası kızının ermiş olduğunu görünce pek sevinmiş.

    Sarıkız'ın öldüğü ve bugün kabrinin bulunduğu yere Sarıkız Tepesi babasının öldüğü yere ise Babatepe veya Kartaltepe adı verilmektedir.

    Kültürümüzün en renkli kaynaklarından olan efsanelerimiz unutulmamak için çoğu zaman bir maddi ize veya mekana bağlanır. Sarıkız efsaneleri de böyledir. Kaz dağlarının zirvesindeki Sarıkız Tepesi ve bu tepenin üzerindeki kabir Sarıkız efsanelerinin günümüze kadar ulaşan izleridir. Şimdi anlatacağımız efsane ise farklı bir Sarıkız efsanesi olarak dikkati çekmektedir. Ancak bağlı bulunduğu iz yine aynıdır.

    Delikanlının biri güzeller güzeli bir kıza aşık olmuş. Kız evlenme şartı olarak delikanlıdan gücünü ispatlamasını istemiş. Bu şarta göre delikanlı sırtına yüklenen tuz çuvallarını taşımak zorundadır. Delikanlının sırtına tuz çuvalları yüklenmiş. Yamaçtan tırmanırken çuvallar dengesini kaybetmiş ve delikanlı yuvarlanarak göle düşmüş. Tuzlar ıslandıkça çuvallar ağırlaşmış ve delikanlıyı suyun derinliklerine çekmiş. Köy halkıbu acıya sebebiyet verdiği için kıza öfkelenmişler. Ona yumurtalar atmışlar. Sarı Kız adı da buradan kalmış.

    Öfkeleri yatışmayan köylüler babasına giderek kızını şikayet etmişler ve onu yok etmesini istemişler. Babası yumurtalara bulanmış kızını alıp tepeye çıkmış. Kızını öldürmeden önce abdest alıp namaz kılmak isteyen baba kızından su bulmasını istemiş. Kız delikanlının boğulduğu gölün suyundan getirmiş. Su tuzlu olduğu için babası yeniden tatlı su bulup getirmesini istemiş. Bunun üzerine kız ayağını yere vurmuş o anda yerden bir kaynak suyu fışkırmaya başlamış. Durumu gören babası kızının ermiş olduğunu anlamış ve onu öldürmekten vazgeçmiş. Kimsenin zararı dokunmasın diye de suyun etrafını taş duvarla çevirmiş.

    Kaz dağlarının zirvesindeki bu kaynak bugün hala yörede şifalı olarak bilinmektedir. Ayrıca hem Sarıkız'ın hem de babasının öldükleri yerler kutsal sayılmaktadır. Babasının öldüğü ve bugün kabrinin bulunduğu kabul edilen yere Kartaltepe veya Babatepe; Sarıkız'ın kabrinin olduğu tepeye ise Sarıkız Tepesi adı verilmektedir. Bu tepelerin ermiş bir kız ile babasına izafe edilmesi ise elbetteki eski Türk inanışlarındaki dağ kültünün bir yansımasıdır.

    Kazdağı'nın zirvesinde bulunan Sarıkız'ın kabri bugün de yöre halkı tarafından ziyaret edilmektedir. Her yıl 14-16 Temmuz tarihleri arasında Akçay'da yapılan Zeytin Festivali'nde Sarıkız da temsil edilmektedir. Ayrıca Sarıkız'ın kabri başında herkesin dileğini yazabildiği büyük bir dilek defteri bulunmaktadır.

Konu Bilgileri

Bu Konuya Gözatan Kullanıcılar

Şu anda 1 kullanıcı bu konuyu görüntülüyor. (0 kayıtlı ve 1 misafir)

Benzer Konular

  1. O Büyük Destan
    Konu Sahibi Kuzey Forum Çanakkale Geçilmez
    Cevap: 0
    Son Mesaj : 18.Aralık.2012, 17:24
  2. Destan Nedir ?
    Konu Sahibi SaDé! Forum Türk ve Dünya Edebiyatı
    Cevap: 0
    Son Mesaj : 31.Ekim.2012, 03:17
  3. Destan
    Konu Sahibi SaDé! Forum Türk ve Dünya Edebiyatı
    Cevap: 0
    Son Mesaj : 31.Ekim.2012, 00:21
  4. Marsis | Destan
    Konu Sahibi Eftelya Forum Yerli Video Klipler
    Cevap: 0
    Son Mesaj : 04.Haziran.2012, 22:08
  5. Ebru Destan | Boyfriend
    Konu Sahibi Eftelya Forum Yerli Video Klipler
    Cevap: 0
    Son Mesaj : 04.Haziran.2012, 17:23

Bu Konu için Etiketler

Bookmarks

Bookmarks

Yetkileriniz

  • Konu Acma Yetkiniz Yok
  • Mesaj Yazma Yetkiniz Var
  • Eklenti Yükleme Yetkiniz Yok
  • Mesajınızı Değiştirme Yetkiniz Yok
  •  

Giriş