Etiketlenen üyelerin listesi

  1. #41
    Ziyaretçilerimize Uyarı!:

    Kullanıcıların Profil Bilgileri Misafirlere Kapatılmıştır. Görmek için KAYIT olmalısınız.~

    Standart

    Şahin Bey

    Asırlar boyunca hür yaşamış necip milletimiz hürriyetlerine vatanlarına dinlerine müteveccih tecavüzleri bertaraf etmek için canlarını seve seve feda etmişlerdir. Bu tarih boyunca böyle olmuştur.

    İstiklal Harbi neticesindeki muhteşem zafer binlerce aziz şehidin kanlarıyla yazdıkları eşsiz bir detandır.

    Binlerce vatan evlâdı vatanlarının tehlikede olduğunu görünce düşmanın önüne dikilmişlerdir. Onlar Allah'ın rızasını gaye edinmişlerdi ve ebedî hayatı arzulamaktaydılar. Bu yüzden dünyalıklara ve dünyaya ehemmiyet vermemiş hayatı sadece bu dünyadaki safhadan ibaret bilen maddenin esirlerine meydan okumuşlardır.


    Antepli Şahin Bey de istiklal harbinin aziz şehitlerindendir. Tek başına düşmana meydan okumuş "Düşman arabaları cesedimi çiğnemeden Antep'e giremez." demiştir. Bu kahramanın hayatı fedakarlıklarla doludur yeni nesil için ibret levhasıdır.

    Hayatı-İstiklal Harbine Katılışı

    Şahin Bey 1877'de Gaziantep'de doğmuştur. Asıl adı Mehmed Said'dir. 1899'de Yemen'e er olarak giden Mehmed Said Yemen cephesinde gösterdiği muvaffakiyet ve kahramanlık üzerine başçavuş olmuştur.

    Mehmed Said 1911'de Trablusgarb harbine gönüllü olarak katılmış Balkan savaşlarında Çatalca cephesinde savaşmıştır.

    Galiçya'da 15. Kolorduda savaşan Mehmed Said 1917 Ekiminde Sina Cephesinde vazife almıştır. Tehlikeli vazifelere gönüllü olarak koşan vatanperverliği ahlakı ile dikkatleri üzerinde toplayan Mehmed Said'in rütbesi teğmenliğe yükseltilmiştir.

    1918'de İngilizlerle Sina cephesinde cereyan eden şiddetli bir muharebe neticesinde esir düşmüştür. Mısır'daki İngiliz esir kampında 1919 Aralık ayı başlarına kadar esir olarak kalan Mehmed Said ateşkesden sonra serbest bırakılmıştır.

    Şahin Bey 13 Aralık 1919'da İstanbul'a gelmiş Harbiye Nezaretine müracaat ederek vazife istemiştir. Harbiye Nezareti tarafından Urfa'nın Birecik kazası Askerlik Şubesi Başkanlığına tayin olunan Şahin Bey İşgal altındaki Antep'in vaziyetini görerek Antep'te kalmaya karar vermiştir.

    Antep Heyet-i Merkeziyesine müracaat ederek vazife isteyen Şahin Bey heyetin kendisine Kilis-Antep yolunu kontrol altında tutma vazifesini vermesi üzerine derhal çalışmaya başlamıştır.

    Yıllardır evinden ailesinden çocuklarından ayrı kalan Şahin Bey kendisine verilen vatan hizmetinin mesuliyetini omuzuna aldıktan sonra derhal hizmet mahalline koşmuştur. Yıllar sonra döndüğü evinde ise ailesi ve çocukları arasında ancak bir gün kalmıştır.

    1920 yılı Ocak ayı başlarında köyleri dolaşarak cihadın ehemmiyetini ve faziletini anlatan Şahin Bey kısa zamanda 200 fedai toplamıştır.

    Kilis-Antep yolu Antep harbinin kilit noktasıdır. Ne yapılıp edilmeli Fransızların bu yoldan Antep'teki işgal birliklerine yardım ulaştırmalarına engel olunmalıdır. Şahin Bey kendisine haber gönderen Anteplilere şu cevabı vermektedir:

    "Müsterih olunuz. Düşman arabaları cesedimi çiğnemeden Antep'e giremez!"

    5 Kasım 1919'da İngilizlerden işgal hareketini devralan Fransızlar bir türlü Anadolunun bu güzel beldesini işgale muvaffak olamamakta şehir halkı sınırlı imkânlarıyla karşı koymaktadırlar. Fransızlar bütün ümitlerini Kilis'ten gelecek takviye kuvvetlerine bağlamışlardır. Fakat o yolu da Şahin Bey bir avuç serdengeçtisiyle tutmuştur.

    Şahin Bey ve fedaileri 3 Şubat'ta ve 18 Şubat 1920'de tam donanımlı Fransız birliklerini perişan etmişlerdir.

    Şahin Bey zaferin ardından düşman kumandanına gönderdiği mektupta şöyle demektedir:

    "Kirli ayaklarınızın bastığı şu toprakların her zerresinde şühedâ kanı karışıktır... Din için namus için hürriyet için ölüme atılmak bize Ağustos ayı sıcağında soğuk su içmekten daha tatlı gelir. Bir gün evvel topraklarımızdan savuşup gidiniz. Yoksa kıyarız canınıza."

    Sürüyle saldıran düşman kuvvetleri bir avuç yiğit karşısında perişan olmanın şaşkınlığına düşmüşlerdi. Bu şaşkınlık yerini öfkeye terketmiş ve Antep'e ulaşmak düşman kuvvetleri için bir prestij meselesi olmuştur.

    Fransız kuvvetleri 25 Mart 1920'de Andorya kumandasında yola çıkar. Bu Fransız küvetleri sekiz bin piyade ve iki yüz süvariden oluşmaktaydı. Ayrıca bu Fransız birliğinde bir batarya top 16 Ağır makinalı tüfek çok miktarda otomatik tüfek ve 4 tank mevcuttu.

    Kahraman Şahin Bey ancak yüz kişiyi bulan fedâileriyle düşmanın karşısına dikilmişti. 25 Mart günü sabahtan akşama kadar çatışma devam etmiş ve Şahin Bey düşmana ağır kayıplar verdirmiştir.

    Şahin Bey gece gündüz uyumuyor çatışma esnasında her tarafa yetişerek fedailerin manevî kuvvetlerini yükseltmeye çalışıyordu. Sırtındaki kaputu çıkartıp nöbet bekleyen yiğitlerin üzerine örten Şahin Bey her hareketiyle örnek olmaktaydı.

    28 Mart sabahına kadar düşmana aman vermeyen Şahin Bey durumun gittikçe kritik hal almasından sonra kendisine geri çekilmeyi tavsiye edenlere şöyle diyordu:

    "Düşman buradan geçerse ben Ayıntab'a ne yüzle dönerim düşman ancak benim vücudum üzerinden geçebilir."

    Çatışmanın 4.günü Öğleye doğru Şahin Bey'in yanında 18 kişi kalmıştı. Onların da şehadet şerbetini içmelerinden sonra tek başına kalan Şahin Bey son kurşunu kalıncaya kadar düşman ateşine karşılık vermiştir.

    Atacak kurşunu kalmayan Şahin Bey tüfeğini yere çarparak kırmış ve sel gibi üzerine hücum eden düşmanlara karşı yumruklarını sıkarak karşı durmuştur. Silahsız Şahin Bey'in yanına yaklaşamayan düşman askerleri uzaktan ateş ederek Şahin Bey'i şehit etmişler ardından süngü darbeleriyle aziz nâşını parça parça etmişlerdir.

    28 Mart 1920'de şehadet şerbetini içen Şahin Bey'in ağzından dökülen son söz şu olmuştur. "Allah'ım vatanımı kurtar alçak düşman! Gel sen de süngüle" Şahin Bey'in şehadet haberi şehre gelince yanık bağırlardan şu mısralar dökülmüştür:

    Şahin'i sorarsan otuz yaşında

    Süngüyle delindi köprü başında.

    Çeteler toplanmış ağlar başında.

    Uyan şahin uyan gör neler oldu.

    Sevgili Ayıntab'a Fransız doldu.

    Şahin Bey istiklal meş'alesini tutuşturmuş onbinlerce Şahinler tutuşturulan bu meş'aleyi söndürmemek için vargüçleriyle vuruşmaya koşmuşlardır. Şahin Bey'in 11 yaşındaki oğlu Hayri de gönüllü olarak savaşa katılmış ve bütün çatışmalarda yer almıştır.

    Şair o yıllarda Ayıntaplılara şöyle seslenmektedir:

    "Düşünme arkadaş Allah büyüktür

    Alamaz bir tek taş Allah büyüktür

    Sen çalış ve uğraş Allah büyüktür.

    Sönmesin İslâmın parlak yıldızı..."

    Cenab-ı Hakka istinad edenler düşmana tek bir taş vermemek için 11 ay düşmana kan kusturmuşlar ve din için millet için vatan için altı bin şehid vermişlerdir.

  2. #42
    Ziyaretçilerimize Uyarı!:

    Kullanıcıların Profil Bilgileri Misafirlere Kapatılmıştır. Görmek için KAYIT olmalısınız.~

    Standart

    Mehmed Akif

    Sevr antlaşmasından sonra düşman baskısına maruz kalan vatanın semâlarını kara bulutlar kaplamıştı. Asırlar boyu esaret nedir bilmeyen bir millet mahzundu kederliydi... Bu vatan semâlarında dalgalanan şanlı sancak ve asırlar boyu vatan semalarını çınlatan Ezan-ı Muhammedi dinecek miydi?.. İşte bu esnada gönüllere su serpen ümit mayası aşılayan gür bir ses şöyle haykırıyordu:


    "Korkma! Sönmez bu şafaklarda yüzen al sancak

    Sönmeden Yurdumun üstünde tüten en son ocak.

    O benim milletimin yıldızıdır parlıyacak

    O benimdir o benim milletimindir ancak!

    Ben ezelden beridir hür yaşadım hür yaşarım

    Hangi çılgın bana zincir vuracakmış? Şaşarım!

    Kükremiş sel gibiyim bendimi çiğner aşarım.

    Yırtarım dağları enginlere sığmam taşarım."

    Bu ses Mehmed Akif in sesiydi. İstiklal marşıyla millete böyle sesleniyordu. Aynı ses Balkan harbi esnasında; Beyazıt Fatih Süleymaniye camii şeriflerinden milli Mücadele'de Balıkesir Zağanos Paşa Kastamonu Nasrullah ve daha pek çok camilerden millete seslenmişti...

    İlk önce ümitsizliğe karşı çıkmış daha sonra fikir birliği için İslam Birliği için çalışmaya başlamıştı.

    "Girmeden tefrika bir millete düşman giremez;

    Toplu vurdukça yürekler onu top sindiremez"

    diyerek tefrikanın dehşetine dikkatleri çeken Akif hiçbir vakit ümidini kaybetmiyordu. Şöyle sesleniyordu necib milletine:

    "Değil mi cephemizin sinesinde iman bir

    Sevinme bir acı bir gaye aynı vicdan bir

    Değil mi sinede birdir vuran yürek... Yılmaz!

    Cihan yıkılsa emin ol bu cephe sarsılmaz!...

    Ve Mehmed Akif in dediği gibi yedi düvel saldırsa da bu cephe sarsılmayacaktı sarsılmamıştı. İstaklal Hakka tapan milletindi ancak... Ve "İla-yı kelimetullah" için didinen bir millete Cenab-ı Hakkın armağanıydı ihsanıydı istiklal...

    Mehmed Akif şiirleriyle makaleleriyle vaazlarıyla bu milletin dertlerini dile getirmiştir. O hislenişiyle heyecanıyla yaşayışıyla bu milletten bir parçaydı. Bu necib milletin tercümanı san'atkârı bir temsilcisiydi. Bu yüzdendir ki millet onu muhabbetle bağrına basmış aradan yıllar geçmesine rağmen unutmamıştı. Unutmayacaktı da... Her sabah vatan evladları "İstiklâl Marşı "nı gür sesle söylemekte mânâsını ruhlarına sindirmektedir...

    Hayatı-Şahsiyeti

    Mehmed Akif in hayatına bakıldığında onu vatan şairi İslâm şâiri yapan unsurların ne kadar yerli ve asil olduğu görülecektir.

    Akif 1873 yılında Fatih Sarıgüzel semtinde her köşesine Kur'an sesi sinmiş mütevazi bir evde dünyaya geldi. Babası Fatih müderrislerinden İpekli Tahir Efendi'dir. Annesi Buhara Türklerinden Emine Şerife Hanım'dır.

    Çok âbid ve zâhid ebeveynin çocuğu olmak saadetini tadarak dünya misafirhanesinde günlerini geçiren Akif henüz çok küçük yaşından itibaren anne ve babasından ibâdetin vecdini zevkini heyecanını tadarak hayat mektebinin ilk basamağını adımlamaya başlamıştı.


    Konuşmaya başladığı andan itibaren babası ona Kur'an-ı Kerim'den âyetler ezberletmeye başlamıştı.

    Henüz dört yaşındayken de Fatih'te Emir Buharî mahalle mektebinde ilk tahsiline başlamıştı. Daha sonra yine Fatih'te muvakkitha'nenin yanında ilk mektebe devam etti. Ardından Fatih Merkez Rüştiyesini ve daha sonra da Mülkiye'nin idâdî kısmını bitirdi.

    Bu tahsil devresi esnasında bir taraftan da babasından Arapça fıkıh tefsir gibi dinî ilimler tahsil etmekte Esad Dede'den de Farsça dersleri almaktaydı. İlme ve ilim tahsiline doymak bilmiyordu âdeta...

    1887 senesine kadar tahsil hayatı kesintisiz devam etmiştir. Bu sene içerisinde üst üste gelen iki acı Akif i kedere boğmuştur. Hem hocası hem arkadaşı olan babası bu sene içerisinde vefat etmişti. Pederinin vefatından sonra büyük Fatih yangınında evleri yanmıştır. Bu hadiselerden sonra ailesinin mesuliyeti de omuzlarına yüklenen Akif Halkalı Ziraat ve Beytar Mektebine girerek yüksek tahsilini tamamlamış ve hayata atılabilecek duruma gelmiştir.

    Okulu bitirdiği 1893 senesinden memuriyetten ayrıldığı 1913'e kadar çeşitli vazifelerle Anadolu ve Rumeli'de bulunmuştur. Memuriyeti esnasında bir yandan da Halkalı Ziraat ve Ziraat Makinesi mektepleriyle İstanbul Darülfünununda edebiyat ve kitabet dersleri vermiştir.

    Balkan harbinin arkasından memuriyetten ve Darülfünundan istifade etmiştir. Akif o andan itibaren bütün mevcudiyetiyle vatan hizmetine koşmuştur. Balkan faciasını müteakip İstanbul'un selâtin camilerinde binlerce İstanbulluya verdiği vaazlarında mağlubiyetin sebeblerini tahlil ediyor ve ümitsizliğe yer verilmemesini ihtar ederek ümidvâr olmalarını ayrılığa asla yer verilmemesini birlik ve beraberlik içerisinde olunmasını Cenab-ı Hakka bağlılıktan ayrılınmadığı müddetçe zaferin er geç kendilerinin olacağını söylüyordu.

    Akif 1918 yılında İslam'a yapılan hücumlara ilmi cevap vermek ve saldırıları ikna edici delillerle susturmak İslam Âleminde ortaya çıkan birtakım dinî meseleleri halletmek için kurulan "Darül Hikmet-il İslâmiyye" de vazife yapmıştır.

    İstanbul'da hizmet vasıtasının tamamen kaybolması üzerine de mücadelesini sürdürmek üzere Anadolu'ya geçmiştir.

    Milli Mücadele'de Akif

    Milli Mücadele saflarında yer almak için Ankara'ya giden Akif i çeşitli bölgeleri dolaşarak halkı aydınlatırken görüyoruz... Vaaz ve nasihatlarıyla mücadelenin ehemmiyetini dile getiren Akif her gittiği yerde büyük alâkayla karşılanıyordu.Konuşmalarıyla milletin hissiyatını dile getiriyor. Milletin hissiyatına ruhuna hitap ediyordu.

    6 Şubat 1920 günü Balıkesir Zağnos Paşa Camiini tıklım tıklım dolduran ahâliye şöyle sesleniyordu Akif:

    "Ey cemaati Müslimin! memleketlerinizi kurtarmak için devam eden mücâhedâtımızda bir noktaya son derece dikkat etmelisiniz! Bu hareketlerin bu himmetlerin sırf müdafai din ve vatan gayesine müteveccih olduğu yar ve ağyar nazarında tamamiyle anlaşılmalıdır. Fırkacılık menfaatcilik komitecilik gibi hislerden külliyen müberra olduğuna yakındakilere uzaktakilere tamamiyle kanaat gelmelidir. Bu kanaati zerre kadar sarsacak bir harekete bir söze kimse tarafından meydan verilmemelidir."

    Yine devamla şöyle diyordu:

    "Cemaat içinde herkesin uhdesine düşen bir vazife-i vataniye bir farizâ-i diniye vardır ki onu ifa hususunda zerre kadar ihmal göstermek caiz değildir. Bu hususta hiçbir fert kenara çekilerek seyirci kalamaz. Çünkü düşman kapılarımıza kadar dayanmış onu kırıp içeri girmek harîm-i namus ve şerefimizi çiğnemek istiyor. Bu nâmerd taarruza karşı koymak kadın erkek çoluk çocuk genç ihtiyar... Her fert için farz-ı ayın olduğu bir lahza hatırdan çıkarılmamalıdır."

    Akif in bu vazlan kulaktan kulağa her tarafa yayılıyordu. Kastamonu Nasrullah Camiinde verdiği vaaz ise Yurdun çeşitli yerlerinde camilerde okunmuş bastırılarak her tarafa dağıtılmıştır.

    İstiklal Harbi esnasında I.Büyük Millet meclisine Burdur mebusu olarak giren Akif bu devrede 17 Şubat 1921'de İstiklal Marşı'nı yazmıştır. Millet meclisince yüzlerce şiir arasından seçilerek 12 Mart 1921'de kabul edilen İstiklal Marşı mecliste tekrar tekrar okunmuş vecd içerisinde ayakta dinlenmiştir...

    Bu esnada yazdığı şiirler dillerden düşmüyordu. Cepheye giden kahraman Mehmedçiğe şöyle sesleniyordu Akif:

    "Yurdunu Allaha bırak çık yola

    "Cenk"e deyip çık ki vatan kurtula.

    Böyle müyesser mi gaza her kula

    Haydi levend asker uğurlar ola."

    Bütün şiddetiyle Anadoluya saldıran düşmanlar karşısında imanlı göğsünü siper edenlere kuvve-i maneviyye olarak Akif in sesi çınlıyordu siperlerde:

    "Cehennem olsa gelen göğsümüzde söndürürüz;

    Bu yol ki hak yoludur dönme bilmeyiz yürürüz.

    Düşer mi tek taşı sandın harîm-i namusun?

    Meğer ki harbe giren son nefer şehid olsun."

    ...Ve azimle imanla büyük savaştan yüz akıyla zaferle çıkılmıştı.

    Akif in İstiklal Harbinden sonraki devresi vatandan cüda geçmiştir.

    Abbas Halim Paşa'nın daveti üzerine 1923'te Mısır'a gitmiştir. Daha sonra aralıklarla tekrarlanan bu Mısır seyahati 1926'dan 1936'ya kadar 10 sene fasılasız sürmüştür. Bu devrede Akif fikrî mesâisi yanında Mısır Üniversitesi Edebiyat Fakültesinde Türk edebiyatı dersi okutmuştur.

    1936 senesi sonlarında hastalanması üzerine Vatana dönen Akif 26 Aralık 1936 günü akşamı Hakkın rahmetine kavuşmuştur. Aziz naşı ebedî âlemin ilk kapısı olan Edirnekapı'daki şehitlikte bulunan mezarlığa binlerce gencin elleri üzerinde taşınmıştır...

    Fikirleri-şahsiyeti

    Akif İslama ruhu canıyla bağlı bir şahsiyet olarak İslâmı lisanı hali yanında kaliyle de müşahhas olarak anlatmıştır. Akif İslamiyetin gericilik ile asla alakası olmadığım müsbet ilimlerle dinî ilimlerin beraber götürülmesi lazım geldiğini söylüyordu.

    Miskinliğin İslamiyyette yeri olmadığını bilakis İslamiyyetin gayret dini olduğunu haykırıyordu. Şöyle diyordu Akif:

    "Şehâmet dini gayret dini ancak Müslümanlıktır Hakiki Müslümanlık en büyük bir kahramanlıktır." İslam Birliği'nin önde gelen savunucularındandı. Mekteplerde ahlaktan millî şuurdan inançlardan taviz verilmeden tedrisat yapılmasını müdafaa ediyordu...

    Gençleri çalışmaya gayret etmeye yükselmeye teşvik ediyordu.

    Zaten kendi tahsil hayatı gelecek nesillere müşahhas bir misaldi. O yüksek tahsili esnasında aynı sınıfta bulunan Ermeni ve Yahudi gençlerle birincilik mücadelesi yapmış "Bir gayrı müslimden geri kalmamak için" vargücüyle çalışmış ve her ikisini de geçerek sınıfının ve okulunun birincisi olmuştur.

    Akif gayet mütevazi bir şahsiyetti. İnancından asla taviz vermezdi. Dine karşı vaki en ufak hücumlara tahammül edemez derhal ona haddini bildirmek isterdi. Bu vasıfları yüzündendir ki milletle arasında muhabbet bağları örülmüş ve her zaman hayırla yâdedilmiştir.

    Eserleri

    M.Akif in düz yazı eserleri de varsa da en fazla manzum eserleriyle tanınmıştır. Manzumeleri SAFAHAT adı altında bir kitapta toplanmıştır. Safahat şu yedi kitaptan meydana gelmiştir: Safahat Süleymaniye Kürsüsünde Hakkın Sesleri Fatih Kürsüsünde Hâtıralar Âsım Gölgeler...

    Mensur eser olarak: Sırat-ı Müstakim ve Sebilürreşad'da yüz kadar makale ve hasbuhali yayınlanmıştır. Ayrıca 50 kadar tercümesiyle 10 kadar mev'izesi vardır.

    Arapça Farsça ve Fransızca'ya vâkıf olan Mehmed Akif in tercüme ettiği başlıca eserler şunlardır: Müslüman Kadını (Ferid Vecdi Bey'in eseri) Hanoto'ya Karşı İslâmı Müdafaa Anglikan Kilisesine Cevap (Abdülâziz Çaviş) İçkinin Beşer Hayatında Açtığı Rahneler (Abdülâziz Çaviş) İslâmlaşmak (Said Halim Paşa)

  3. #43
    Ziyaretçilerimize Uyarı!:

    Kullanıcıların Profil Bilgileri Misafirlere Kapatılmıştır. Görmek için KAYIT olmalısınız.~

    Standart

    Bibliyografya

    Abadi Türk Verdünü Gaziantep İstanbul: 1339


    Ahmed Âşıkî (Âşıkpaşazâde Şeyh) Âşıkpaşazâde Tarihi İstanbul: 1916

    Altunsu Abdülkadir Osmanlı Şeyhülislamları Ankara: 1972

    Ayverdi Sâmiha Âbide Şahsiyetler İstanbul: 1976

    Banarlı Nihad Sami Resimli Türk Edebiyatı Tarihi İstanbul: 1971

    Bayrak M.Orhan İstanbul'da Gömülü Meşhur Adamlar İstanbul: 1979

    Beyatlı Yahya Kemal Eski Şiirin Rüzgâriyle İstanbul: 1974

    Beyatlı Yahya Kemal Kendi Gök Kubbemiz İstanbul: 1974

    Cevdet Paşa Kısas-ı Enbiyâ ve Tevârih-i Hülefâ İstanbul: 1972

    Cevdet Paşa Tarih-i Cevdet İstanbul: 1893

    Danişmend İsmail Hami İzahlı Osmanlı Tarihi Kronolojisi İstanbul: 1971

    Danişmend İsmail Hami 31 Mart Vak'ası İstanbul: 1974

    Danişmend İsmail Hami Tarihî Hakikatler İstanbul: 1979

    Ersoy Mehmed Akif Safahat İstanbul: 1981

    Evliya Çelebi Seyahatname

    Gökyay Orhan Şaik Kâtip Çelebi'den Seçmeler İstanbul: 1968

    Göztepe Tank Mümtaz İmam Şamil İstanbul: 1971

    Hammer F. Osmanlı Devleti Tarihi (Tercüme: Prof.Dr.Abdülkadir Karahan) İstanbul: 1966

    Hoca Sadeddin Efendi Tacü't-Tevârih Ankara: 1975

    İnal Mahmut Kemal Osmanlı Devrinde Son Sadrazamlar İstanbul: 1969

    İslam Ansiklopedisi

    Kâtip Çelebi Mîzanü'l Hak Fi İhtiyâri'l-Ahakk İstanbul: 1972

    Koloğlu Orhan Müthiş Türkler İstanbul: 1976

    Köymen M.Altay Tuğrul Bey ve Zamanı İstanbul: 1976

    Lohanizade Mustafa Nureddin Gaziantep Müdafaası İstanbul: 1342

    Meşhur Valiler İçişleri Bakanlığı Merkez Valileri Bürosu Yayınlarından Ankara: 1969

    Naimâ Mustafa Efendi Naimâ Tarihi İstanbul: 1967

    Namık Kemal Kanije İstanbul: 1978

    Namık Kemal Osmanlı Tarihi İstanbul: 1910

    Öztuna Yılmaz Büyük Türkiye Tarihi İstanbul: 1977

    Öztuna Yılmaz Resimlerle 93 Harbi İstanbul: 1969

    Öztuna Yılmaz Türk Tarihinden Yapraklar İstanbul: 1969

    Peçevî Peçevi Tarihi İstanbul: 1866

    Sevük İsmail Habib Yurddan Yazılar İstanbul: 1943

    Türk Ansiklopedisi Unat Faik Reşit Hicri Tarihleri Milâdi Tarihe Çevirme Kılavuzu Ankara: 1965

    Uzunçarşılı İsmail Hakkı Osmanlı Tarihi Ankara: 1975

    Ünal Tahsin Osmanlılarda Fazilet Mücadelesi İstanbul: 1968

    Üzel Sahir Gaziantep Savaşının İçyüzü Ankara: 1952

    Yinanç Mükrimin Halil Türkiye Tarihi -Selçuklular Devri- (Anadolunun Fethi) İstanbul: 1944

Konu Bilgileri

Bu Konuya Gözatan Kullanıcılar

Şu anda 1 kullanıcı bu konuyu görüntülüyor. (0 kayıtlı ve 1 misafir)

Bu Konu için Etiketler

Bookmarks

Bookmarks

Yetkileriniz

  • Konu Acma Yetkiniz Yok
  • Mesaj Yazma Yetkiniz Var
  • Eklenti Yükleme Yetkiniz Yok
  • Mesajınızı Değiştirme Yetkiniz Yok
  •  

Giriş