Etiketlenen üyelerin listesi

  1. #6
    Ziyaretçilerimize Uyarı!:

    Kullanıcıların Profil Bilgileri Misafirlere Kapatılmıştır. Görmek için KAYIT olmalısınız.~

    Standart

    I.Dünya Savaşı ve Cumhuriyete Geçiş Dönemi

    Sadrazam Mahmut Şevket Paşa'nın öldürülmesi ile (21 Haziran 1913) İttihat ve Terakki Fırkası hükûmetin idaresini tamamen ellerine geçirmişti. Enver Talat ve Cemal Paşalar Osmanlı Devleti'nin iç ve dış politikasını belirlemede en etkili nazırlardı. Balkan savaşlarından sonra ordu ve donanmayı güçlendirmek isteyen hükûmet Avrupa devletlerinden mühendisler ve askerî uzmanlar getirtmekteydi. Osmanlı Devleti dış siyasetini de dengeleri gözeterek yeniden belirlemek ihtiyacını hissetmekteydi. Emperyalist devletler nüfuz alanlarını korumak veya genişletmek maksadıyla siyasî askeriî ve iktisadî açıdan ittifaklar oluşturmaktaydı. İngiltere ve Fransa'ya nazaran sömürgeciliğe geç başlayan Almanya Afrika Avrupa ve Orta Doğu'da nüfuz sahasını genişletmek istiyor ve Osmanlı Devleti'ne bu maksatla yakın durmayı yeğliyordu . Avusturya-Macaristan İmparatorluğu da Balkanlarda Panislâvizmi gerçekleştirmeye çalışan Rusya'ya karşı Almanlarla iş birliği içindeydi. İngiltere ve Fransa tarafından pay edilmiş Kuzey Afrika'da gözü olan İtalya da bu ittifaka yakındı. Dolayısıyla Almanya önderliğindeki Üçlü İttifak'ın (Almanya Avusturya-Macaristan ve İtalya) doğal rakibi İngiltere'nin öncülüğündeki Fransa ve Rusya'dan oluşan Üçlü İtilâf (Anlaşma) devletleri idi. Avusturya-Macaristan Veliahtı Ferdinand'ın Sırbistan ziyareti esnasında bir Sırp tarafından öldürülmesi (28 Haziran 1914) bu iki cepheyi sıcak savaşa sokmaya yetti.

    Daha sonra Romanya Japonya ve ABD İtilaf Devletleri Bulgaristan ve Osmanlı Devleti ise İttifak devletleri safında bu savaşa girdiler.

    Osmanlı Devleti savaştan önce İngiltere ve Fransa'ya yakın bir politika izlemek istedi. Ancak hem hükûmet ve halk içerisindeki tepkiler hem de İtilaf Devletleri'nin buna sıcak bakmaması Osmanlıları Almanya'ya yanaştırmaktaydı. Özellikle Enver ve Talat Paşalar Osmanlı Devleti'nin yeniden silkinmesi ve kaybettikleri toprakları kazanabilmesi için Almanya'nın yanında yer almayı uygun buluyorlardı. Hükûmet başlangıçta tarafsız kalmayı tercih etmişti. Almanların II.Abdülhamit devrinden itibaren Osmanlı Devleti'nin yenileşme çabalarına katkıda bulunması ve bu maksatla gönderdikleri askerî ve sivil uzmanların varlığı İtilaf Devletleri'nin Osmanlı Devleti'nin tarafsız kalamayacağı şüphesini artırıyordu. Bu tutum dolayısıyla Almanya yanlılarının tezini kuvvetlendirmekteydi. Enver ve Talat Paşa'nın öncülük ettiği bu grup Almanların yanında savaşa girmekle Kafkaslar Balkanlar ve Ege'de kaybedilen toprakların geri alınabileceği ve Osmanlı Devleti'ni nefes alamaz hâle getiren kapitülâsyonlar ve düyun-ı umumîden kurtulunabileceğini öne sürmekteydiler. Nitekim Almanya'ya ait Goben ve Breslav zırhlılarının Türk bayrağı çekilerek Rus limanlarını bombalaması Osmanlı Devleti'nin Almanya safında savaşa girmesine vesile olacaktır (1 Kasım 1914).

    Osmanlı Devleti I.Dünya Savaşı'nda tam yedi cephede mücadele etti; Kafkasya Kanal Hicaz ve Yemen Irak Suriye ve Filistin Galiçya ve Çanakkale. Bütün cephelerde Osmanlı askerleri büyük bir kahramanlık örneği gösterdiler. Ancak yedi cephede birden savaşı sürdürmek zor şartlar içerisinde bulunan Osmanlı Devleti için çok güçtü. Enver Paşa'nın kumanda ettiği Kafkas Cephesi'nde Osmanlılar büyük zayiat verdiler. Doğu Anadolu ve Trabzon düştü. Kanal (Süveyş) cephesinde ise Cemal Paşa Fransız ve İngilizlere başarıyla direndi. Hicaz ve Yemen'deki Osmanlı birlikleri destek görmemelerine rağmen kutsal yerleri korumak uğruna harbin sonuna kadar Şerif Hüseyin ve İngilizlere karşı koydular. Basra'ya çıkan İngilizler Kuttü'l-Amare'de büyük bir bozguna uğradılar. Komutanları General Townshend esir edildi (29 Nisan 1916) Ancak 1918'de yeni birliklerle saldıran İngilizler ihanet eden Arap kabilelerinin de yardımıyla Basra'da olduğu gibi Suriye'de de saldırılarını artırdılar. M.Kemal Halep'te bir savunma hattı oluşturdu. Galiçya Makedonya ve Romanya'da Osmanlı birlikleri Avusturya ve Bulgaristan'a yardımcı olmak için büyük bir özveriyle savaştılar. Türkler en büyük direnmeyi Çanakkale'de gösterdiler. İtilaf Devletleri 19 Şubat 1915'den itibaren muazzam bir donanma ve yüz binlerce askerle saldırıya geçtiler. 18 Mart'ta İtilaf donanmasına ait pek çok gemi batırıldı. Ardından Gelibolu Yarımadası'ndaki Settü'l-Bahir ve Arıburnu'na asker çıkararak karadan da saldırıya geçtiler. Anzak ve Hint birliklerinin de katıldığı kara savaşları tam bir ölüm kalım savaşı oldu. M.Kemal'in de büyük bir askerî deha olarak ortaya çıktığı bu savunma karşısında İtilaf Devletleri geri çekilmek zorunda kaldı.

    Bütün dünyaya öğretilen "Çanakkale Geçilmez" sözü 250 bin Türk evlâdının şehit kanıyla yazılan bir büyük destan oldu. İtilaf Devletlerinin Çanakkale bozgunu Rusya'nın yardım alma ümitlerini suya düşürmüş ve bunun neticesinde gerçekleşen Bolşevik İhtilâli Çarlık Rusyası'nın sonu olmuştur. Rusya'nın savaştan çekilmesi üzerine 7 Aralık 1917'de imzalanan anlaşmayla Doğu cephesinde Türk-Rus Savaşı sona ermiştir.


    Ziyaretçilere link gizlenmiştir görmek için ]



    Osmanlı Devleti I.Dünya Savaşı'nda yedi düvele karşı muhteşem bir mücadele sergilemiştir. Ancak 29 Eylül 1918'de Bulgaristan'ın teslim olması Osmanlılar ile Almanya arasındaki irtibatın kesilmesine yol açmıştır. Müttefiklerinin savaştan yenik ayrılmasıyla birlikte Osmanlılar da ateşkes anlaşmasını imzalamak durumunda kalmışlardır. İttihat ve Terakki Fırkası'nın hükûmetten çekilmesinin ardından kurulan Ahmet İzzet Paşa başkanlığındaki hükûmet Bahriye Nazırı Rauf Bey başkanlığındaki bir heyeti Limni'nin Mondros limanına göndermiş ve Mondros Ateşkes Anlaşması'nın imzalanmasıyla (30 Ekim 1918) Osmanlılar resmen savaştan çekilmişlerdir. Ateşkes anlaşmasıyla İtilaf Devletleri Osmanlı ülkesini işgal etme hakkını elde etmişlerdir. Bu durum Osmanlı Devleti'nin fiilen paylaşılması demekti.

    Nitekim İngiliz Fransız İtalyan birlikleri bu anlaşmaya dayanarak Anadolu'da işgallere başlamışlar Asırlarca Osmanlının hâkimiyetinde yaşayan Yunanlılar da ağabeylerinin müsaadesiyle İzmir'e asker çıkarmışlardır (15 Mayıs 1919). İşgallere karşı Anadolu Türk'ünde büyük bir infial yaratmış ve 19 Mayıs 1919'da Mustafa Kemal Paşa'nın Samsun'a çıkmasıyla düşmana karşı "Milli Mücadele" başlamıştır. İtilaf Devletlerinin Sevr Anlaşması'nı İstanbul hükûmetine imzalatması (10 Ağustos 1920) Milli Mücadele'nin güçlenmesinden endişe eden düşmanların bir an önce Türk millî varlığını ortadan kaldırmayı amaçlamalarından başka bir şey değildi. Fakat bu anlaşma hükümleri hiçbir zaman uygulanamadı. Ankara'da açılan Milli Meclis'in iradesi Mustafa Kemal ve arkadaşlarının büyük ve onurlu mücadelesi bu oyunları bozdu. İstiklâl Harbi'ni kazanılmasıyla Türkiye Cumhuriyeti Devleti kurulmuş oldu. Yeni Türk devleti "Millî Hâkimiyet" ilkesinin tabii bir neticesi olarak 1 Kasım 1922'de saltanatı kaldırdı. Dolayısıyla bu tarih 622 yıl devam eden Osmanlı Devleti'nin de resmen uluslar arası politika sahnesinden silinmesi demekti.


    Ziyaretçilere link gizlenmiştir görmek için ]

  2. #7
    Ziyaretçilerimize Uyarı!:

    Kullanıcıların Profil Bilgileri Misafirlere Kapatılmıştır. Görmek için KAYIT olmalısınız.~

    Standart

    Fetret Devri
    Yıldırım Bayezid’in Ankara Meydan Savaşı'nda Timur Han'a esir düşmesinden sonra dağılan Osmanlı birliğinin 1413 yılında Birinci Mehmed Han tarafından yeniden sağlanıncaya kadar geçen devresi.

    Yıldırım Bayezid’in ölümünden sonra geriye altı oğlu kaldı. Bunlar Emir Süleyman ile İsa Mehmed Mustafa Musa ve Kasım Çelebiler idi. Ankara Savaşı'ndan yanında büyük kuvvetlerle ayrılan Emir Süleyman süratle Bursa’ya geldi ve ailesi ile çocuklarını yanına alarak Gelibolu’ya gitti. Burada İmparator Manuel ile bir antlaşma yaptı. Anadolu sahilindeki bazı adalar ile Silivri Selânik ve Teselya’yı Bizanslılara terk ediyordu. Bu suretle Rumeli'ye geçen Emir Süleyman Edirne’de hükümdar ilan edildi. Aynı zamanda Venedik ve Cenevizlilerle de ticarî antlaşmalar yaptı.

    Timur Han Emir Süleyman’a taç ve hil’at göndererek onu kendisine bağlamaya muvaffak oldu. Emir Süleyman ince ruhlu ilim ve sanat erbabının hâmisi olan bir zattı. Ancak babasının azim irade ve enerjisine malik değildi. Bu itibarla devleti bir idare altında toplamak suretiyle Osmanlı birliğini kuramadı.

    Ankara Savaşından sonra Balıkesir taraflarında gizlenen İsa Çelebi Timur Han'ın İzmir’e doğru gittiği sırada Bursa’ya geldi. Daha sonra Timur Han'ın muvafakatini da alarak burada bir müddet oturdu. Ancak Timur Han Semerkand’a dönerken Yıldırım Bayezid’in tabutunu Musa Çelebi’ye vererek türbesine defnedilmek üzere gönderdi. Böylece büyük bir kuvvetle Bursa’ya gelen Musa Çelebi İsa’yı kaçırdı ve hükümdarlığını ilan etti. Ancak kuvvet toplayan İsa Çelebi’nin yeniden gelerek Bursa’ya hakim olmasından sonra Musa Çelebi Germiyanoğlu’nun yanına kaçtı.

    Ankara Savaşında ihtiyat kumandanı olarak görev yapan Mehmed Çelebi ise savaşın kaybedileceğini anlayınca bin kadar askeriyle Amasya’ya doğru çekilmişti. O sırada Amasya’da Timur Hanın tayin ettiği Kara Devletşah bulunuyordu. Şehre ani bir baskın yapan Mehmed Çelebi Kara Devletşah’ı öldürttü ve eski sancağına yeniden hakim oldu. Çelebi Mehmed Amasya’da bulunduğu sırada Canik Tokat Niksar ve Sivas taraflarına hakim olmaya çalıştı ve buna da muvaffak oldu. Bu havâlideki isyancı beylerden Kubadoğlu Gözleroğlu Köpekoğlu ve Mezid Beyi ortadan kaldırdı. Bu arada Mehmed Çelebi babasını esaretten kurtarmak gayesiyle Kütahya’ya casuslar göndermişti. Timur Hanın esirleri arasında bulunan Firuz Paşa da onlara yardım etmekteydi. Yer altında tünel kazarak Yıldırım Bayezid’in yanına varmak isteyen fedaîler planlarının görülmesi üzerine yakalandılar ve öldürüldüler. Çelebi Mehmed bir kez daha aynı gaye ile faaliyete geçti ise de Timur Hanın güvenlik kuvvetlerini arttırması ve bu arada Firuz Beyi de öldürtmesi ile bir netice alamadı.

    Mehmed Çelebi aynı zamanda Osmanlı birliğini sağlamak yolunda ilk teşebbüslere girişti. İsa Çelebi’ye haber göndererek birleşmelerini istedi. Ancak red cevabı aldı. Bu durum üzerine iki kardeşin kuvvetleri Ulubat önlerinde karşılaştı. Sert geçen muharebeden sonra İsa Beyin kuvvetleri dağıldı. Böylece Bursa ile İznik’i ele geçiren Mehmed Çelebi hükümdarlığını ilan etti. Bundan sonra Germiyanoğlu’na haber gönderen Mehmed Çelebi ondan Musa Çelebi’yi kendisine göndermesini istedi ve bu isteği derhal yerine getirildi. Bu sırada kardeşi Süleyman’ın yanına kaçan İsa Çelebi ondan aldığı yardımlarla yeniden Bursa üzerine yürüdü. Bu arada Çelebi Mehmed’le anlaştığını söyleyerek Bursa’ya kolayca girmeyi düşündü ise de Bursa halkı müdafaa tertibatı aldı. Bu durum üzerine Bursa’yı yakmaya kalkışan İsa Çelebi Çelebi Mehmed’in gelmesi üzerine karşısına çıktı. Yine muvaffak olamadı ve İsfendiyar Beyin yanına kaçtı. Daha sonra Çelebi Mehmed’in elinde bulunan Ankara’yı almak isteyen İsa Çelebi Gerede Muharebesinde üçüncü defa mağlup oldu ve Kastamonu’ya sığındı. İsa Çelebi ardı ardına gelen mağlubiyetlere rağmen taht iddiasından vazgeçmedi. Aydınoğlu Cüneyd Bey'in yanına giderek böylece bir defa daha şansını denemeğe karar veren İsa Çelebi Eskişehir’e kadar geldi. Ancak yapılan muharebeyi kaybederek savaş meydanında öldürüldü.

    Edirne’de bulunan Emir Süleyman Çelebi Mehmed’in faaliyetlerini yakından takip etmekteydi. İsa Çelebi’nin son hareketinde başarılı olamayarak öldürülmesinden sonra Çelebi Mehmed’e daha fazla hazırlanmak imkânı vermek istemediğinden süratle Anadolu’ya geçti ve Bursa’yı rahatlıkla aldı. Çelebi Mehmed ise Süleyman’a karşı koyamayacağını anlayarak Amasya’ya çekildi. Daha sonra Ankara’ya gelen Emir Süleyman burasını da kendisine bağladı ve bütün Osmanlı ülkesine hakim olmuş bir hükümdar gibi davranmaya başladı.

    Bu sırada Çelebi Mehmed diğer Anadolu beylikleri ile ittifak kurma arzusundaydı. Lâkin bu teşebbüsünde tam bir başarıya ulaşamayınca biraderi Musa Çelebi ile anlaştı ve ona kuvvet vererek Rumeli'ye geçirtti. Böylece Musa Çelebi ile Emir Süleyman’ı karşı karşıya getirmiş oluyordu. Musa Çelebi’nin Rumeli'ye geçmesinden endişelenen Emir Süleyman süratle Edirne’ye döndü. Mehmed ile Musa Çelebi arasındaki antlaşmaya göre eğer Musa mücadeleden galip çıkarsa Çelebi Mehmed’in hükümdarlığını tanıyacaktı. Mehmed Çelebi ise onu askerî bakımdan destekleyecekti. Bu sırada Anadolu’da serbest kalan Mehmed Bey rahatlıkla Ankara Bursa havâlisine yani Anadolu’da Osmanlıların elinde kalan topraklara sahip oldu.

    Karadeniz yoluyla Eflak’a gelen Musa Çelebi kendisine burada da müttefikler bulmakta gecikmedi. Eflâk Prensi Mirça Sırp despotunun kardeşi Vuk Brankoiç ve Bulgar Boyarları kendisine kuvvet verdiler. Buna karşılık Emir Süleyman da Bizans İmparatoru tarafından destek görüyordu. Çatalca yakınlarında yapılan iki kardeşin mücadelesinden galip çıkan Emir Süleyman oldu. Savaş esnasında komutanlarından Vuk’un Emir Süleyman tarafına geçmesi sonucu büyük ölçüde etkiledi. Bu ihaneti cezasız bırakmayan Musa Çelebi ilk fırsatta Vuk’u ortadan kaldırdı. Savaştan mağlup çıkan Musa Çelebi azim ve cesaretini kaybetmeyerek yeniden güçlü bir birlik kurmaya çalıştı. Bu arada ağabeysinin gafletinden de faydalanarak kuvvetlerini arttırdı. Musa Çelebi'nin bir daha karşısına çıkamayacağını zanneden Emir Süleyman büyük bir rahatlık içerisindeydi. Bu vaziyetten en iyi şekilde faydalanmaya bakan Musa Çelebi Edirne üzerine âni bir baskın yaparak şehri ele geçirdi. Emir Süleyman kaçmaya muvaffak oldu ise de Musa Çelebi’nin peşine taktığı adamlar tarafından yakalanarak öldürüldü (1410). Cesedi Bursa’ya gönderilerek Çekirge’de büyük babası Murad Hüdâvendigâr’ın yanına gömüldü. Hükümdarlığı sekiz sene yedi ay kadardır. Emir Süleyman muharebelerde fevkalâde şecaatiyle ve cömertliği ilim adamlarını himayesiyle meşhur olmuştu. Edirne Sarayı onun zamanında âlim şair ve sanatkârlarla dolmuştu. Ahmedî ve Mevlid yazarı Süleyman Çelebi bunlardandır.

    Musa Çelebi Edirne’ye sahip olduktan sonra daha önce Mehmed Çelebi ile yapmış olduğu antlaşmaya riayet etmeyerek hükümdarlığını ilan etti. Adına akçe kestirdi. Böylece mücadele sahnesinde yalnız iki kardeş kalmıştı. Bunlardan Mehmed Çelebi Anadolu’ya Musa Çelebi ise Rumeli'ye hakim ve sahip idiler. Bu arada hayatta olan diğer Şehzade Mustafa Çelebi’yi Timur Han Anadolu’dan ayrılışı sırasında yanında götürmüştü.

    Biraderi Mehmed Çelebi’nin Anadolu’da ne derece bir kuvvete sahip bulunduğunu iyi bilen Musa Çelebi onunla mücadeleye girişmekten çekindi. Fakat vakit geçirmeden Rumeli bölgesinde fütuhat hareketine başladı. Gönderdiği kuvvetler Sitirya Yarımadasına kadar geldiler. Yine Emir Süleyman’la olan mücadelesinde kendisine cephe alan Sırp Despotu Stefan’ın üzerine yürüyerek Noveberda şehrini ele geçirdi. İsyan eden Vidin Bulgar Prensine baş eğdirdi. Nihayet biraderi Süleyman’ın Bizanslılara terk ettiği Karadeniz sahilindeki şehirleri ve Teselya’yı aldıktan sonra İstanbul’u kuşattı (1411). Endişeye düşen İmparator kendi yanında bulunan Emir Süleyman’ın oğlu Orhan Çelebi’yi serbest bıraktı. Selânik ve Teselya taraflarına giden Orhan Çelebi’nin hükümdarlık iddiasına kalkması üzerine İstanbul kuşatmasını muvakkaten (geçici) kaldıran Musa Çelebi hızla Selânik üzerine yürüyerek Orhan’ın kuvvetlerini dağıttı ve Selanik’i kuşattı. Bu arada İstanbul’a yapılan tazyiki de sıklaştırdı. Bu durum üzerine İmparator Manuel Çelebi Mehmed’le ittifak etmekten başka çare bulamadı. Mehmed Çelebi’ye kuvvet vermeyi vâdeden ve onu koruyacağına söz veren İmparator onun Rumeli'ye geçmesini sağladı. Mehmed Çelebi gelişinin dördüncü günü Çatalca’nın İnceğiz köyü mevkiinde Musa Çelebi ile yaptığı muharebeyi kaybetti ve yaralı olarak az bir kuvvetle Anadolu’ya geçti.

    Musa Çelebi bu muvaffakiyetlerine rağmen Rumeli’deki beyleri tarafından gün geçtikçe yalnız bırakılıyordu. Çünkü onun daha önce Emir Süleyman tarafında bulunan Üsküp Sancakbeyi Paşa Yiğit ve meşhur akıncı kumandanı Evrenos Bey'le diğer komutanlara karşı soğuk ve itimatsız davranışı bu beyleri aleyhine çevirdiği gibi bazı ehliyetsiz kimseleri iş başına getirmesi de memnuniyetsizliklere yol açmıştı. Onun için bu beyler el altından Çelebi Mehmed’e haberler göndermeye başladılar. Rumeli’deki durumun lehine döndüğünü anlayan Çelebi Mehmed Dulkadirliler'den de yardım alarak otuz bin kişilik bir kuvvetle tekrar Rumeli'ye geçti (1413). Çelebi Mehmed Edirne’ye yaklaştıkça Rumeli beylerinin kuvvetleri ordusuna ekleniyordu. Bu defa Mehmed Çelebi’ye karşı koyamayacağını anlayan Musa Çelebi Bulgaristan’a çekildi. Yanında Beylerbeyi Mihaloğlu Mehmed Beyle Umur Bey'den başka büyük beylerden kimse kalmamıştı. Vize tarafında Musa Çelebi’nin öncü kuvvetleri mağlup edildi. İki ordu Filibe yakınında karşı karşıya geldi ise de Mehmed Çelebi müttefiklerin tamamını beklediğinden geri çekildi. Nihayet Paşa Yiğit Barak Bey Tırhala Beyi Sinan Bey ile Evrenos Bey’in de kendisine katılmasıyla Tuna’ya doğru çekilmekte olan Musa Çelebi’nin karşısına geçtiler. Sofya’nın güneyinde Çamurlu Derbend denilen mevkide meydana gelen muharebede Musa Çelebi fevkalâde cesaretle harp etti ise de zaten az olan kuvvetleri dağıldılar. Yaralı olarak kaçan Musa Çelebi bir bataklığa düştü ve yakalanarak öldürüldü. Cenazesini Bursa’ya göndererek babasının yanına defnettiler.

    Musa Çelebi’nin Rumeli’de hükümdarlığı üç seneden azdır. Artık Mehmed Çelebi Osmanlı Devleti'nin başında yalnız kalmıştı. Böylece Fetret Devri denilen ve hemen hemen on bir yıl süren kardeşler mücadelesi bitmiş parçalanan birlik yeniden sağlanmıştı. Çelebi Mehmed tahta geçtiğinde yirmi dört yaşında bulunuyordu. Her şeye rağmen Osmanlı Devleti'nin prestiji ve gücü Fetret devrinde de kendisini gösterdi. İstanbul Yıldırım Bayezid devrinden daha şiddetli bir biçimde muhasara edildi. Bu arada diğer Anadolu Beylikleri ise Timur sayesinde varlıklarına kavuştular. Ancak her biri bu güçlü Osmanlı Şehzadesinin tarafını tutarak varlıklarını sürdürmeye çalıştılar.

  3. #8
    Ziyaretçilerimize Uyarı!:

    Kullanıcıların Profil Bilgileri Misafirlere Kapatılmıştır. Görmek için KAYIT olmalısınız.~

    Standart

    Osmanlı Tarihinde Bir Dönüm Noktası

    1909 yılı Nisan ayının 27’nci günü çift atlı saray arabaları Yıldız Sarayı’nın önünde sıra sıra dizilmiş yolcularını bekliyorlardı. Akşam karanlığında koşuşturan subaylar askerler ve içinde mum yanan fanuslu lambaların ışığında güçlükle fark edilen sürücülerdeki telâş ve tedirginlik atlara da sirayet etmişti. Huysuzlanıyor başlarını aşağı yukarı sallıyor ayaklarıyla toprağı eşeliyorlardı. Sanki felâketlerle geçecek yılların işaretlerini şimdiden veriyorlardı.

    600 yılı geride bırakarak yedinci asrını süren Osmanlı İmparatorluğu tarihinde kırılma noktası denilebilecek çok önemli bir gün yaşanıyordu. 32 yıl 7 ay ve 27 gün süren bir saltanattan sonra 34’üncü padişah Sultan İkinci Abdülhamid Han o gün tahttan indirilmiş yerine kardeşi geçirilmişti.

    Otuz sene bir karış toprak vermedi


    Sultan İkinci Abdülhamid Han saltanatının başında ve sonunda yönetimin kendi elinde olmadığı Birinci ve İkinci Meşrutiyet dönemlerindeki toprak kayıplarının dışında kendisine amcası Sultan Abdülaziz Handan devreden yine üç kıt’a üzerindeki 7 milyon 3 yüz bin kilometrekarelik imparatorluk topraklarını 30 sene aynen muhafaza etmişti.

    Takip ettiği ince siyasetle Balkan devletlerinin birleşmesini önlemiş kendisinden sonra çıkacak Balkan Savaşı’nı dolayısıyla da Birinci Dünya Savaşı’nı 30 sene geciktirmişti. Balkanlar üzerinde Rusya ile Avusturya-Macaristan’ın anlaşmasına imkân vermemiş ikinci devlet Almanya’yı kazanarak birinci devlet İngiltere tarafından yutulmayı önleyebilmişti. Memleketi savaştan uzak tutarak bütün gücüyle eğitim ve bayındırlık faaliyetlerine yüklenmişti. Zamanında sadece Yunan Savaşı çıkmış o da 32 gün sürmüş ve zaferle sonuçlanmıştı.

    O tarihte dünyanın büyük bölümünü ele geçiren sömürgeci Hıristiyan devletler zirveye yaklaşmışlardı. Zirveye varınca tabiî olarak iniş başlayacaktı. Bu inişe kadara Osmanlı Devleti mevcut durumunu muhafaza edebilirse daha sonra sömürgeci devletlerle hesaplaşma başlayabilirdi. Önemli olan o an geldiğinde her bakımdan güçlü olmaktı. İşte Sultan İkinci Abdülhamid Hanın siyaseti bu idi.

    Hanedandan olmak zor iş


    Sultan İkinci Abdülhamid Han tahttan indirildiği o gün 66 yaşını 7 ay ve 7 gün geçiyordu. Zaten İkinci Meşrutiyet’in 9 ay ve 5 gün önce ilânından beri yönetim kendi elinde değildi. İki haftadan beri de payitaht karışmış kargaşa her yerde hakim olmuştu. Böyle durumlarda ne olacağını kestirmek çok zordu. Bunu tecrübesiyle biliyordu. Vaktiyle amcasının ve ağabeyinin 3 ay içinde tahttan indirilmelerine ve amcasının bilek damarları kesilerek şehit edilmesine bizzat şahit olmuştu.

    Şehzadeliğinde Osmanlı tarihi hocası olan Vak’anüvis Lutfi Efendiden çok şey öğrenmişti. Tam 287 yıl önce ceddi Sultan Genç Osman Han asiler tarafından boğularak şehit edilmişti. Bundan 26 sene sonra Sultan İbrahim Han tahtından indirildiğinin 10’uncu günü katledilmişti. Bu tarihten 160 sene sonra Sultan Üçüncü Selim Han tahttan indirilmiş 14 ay sonra palayla şehit edilmişti. Bundan 4 ay sonra yerine geçen Sultan Dördüncü Mustafa Han boğularak öldürülmüştü. Ve nihayet daha 33 yıl önce sevgili amcası Sultan Abdülaziz Hanın başına gelenler hafızasında canlılığını hâlâ koruyordu.

    Kendisine verilen kısa mühlet içinde bu kadere karşı durmanın saltanat ve hilâfet makamlarının gücünü kullanarak milleti birbirine kırdırmanın kendisine yakışmayacağına karar vermişti.

    Eski padişah nihayet görünüyor


    Dışarıda bekleyen İkinci Ordu Kumandanı Hüseyin Hüsnü Paşa İstanbul Merkez Kumandanı Albay Galip Bey ve eski padişahı Selanik’e götürmek üzere muhafız tayin edilen Kurmay Binbaşı Ali Fethi Bey duydukları ses üzerine başlarını çevirdiler. Elinde sadece küçük bir çanta olan Sultan İkinci Abdülhamid Han kapıda görünmüştü.

    Binbaşı Fethi Bey hemen ilerledi. Selâm verdikten sonra en öndeki arabanın kapısını açtı. Padişahın karşısına iki sultan hanım oturdu. Yanına Şehzade Abdürrahim Efendiyi almıştı. Küçük oğlu Şehzade Abid Efendi herşeyden habersiz annesinin kucağında uyuyordu. Diğer arabalara da diğer haremleri kızları hazinedarlar musahip bendegân ve hademeler bindiler. Bütün arabalar dolunca eski padişaha Selanik’te geçirilen günlerde de tahtta imiş gibi hürmetkâr davranan muhafız Fethi Bey atını padişahın arabasına doğru yaklaştırdı:

    - Hareket ediyoruz efendimiz ferman-ı şahaneleri olacak mı? diye sordu. Hakan-ı sabık içeriyi aydınlatan fanuslu mumun solgun ışığında binbaşının yüzüne baktı. Sakin ve vakur bir şekilde Osmanlı Devleti tarihindeki bu önemli devreyi kalın ve tesirli sesiyle şu sözlerle başlattı:
    - Cenab-ı Hak yolumuzda muînimiz olsun..

    Tren yolculuğu başlıyor

    Kırbaçlar şakladı. Arabalar karanlığa doğru hamle yaptılar. Serencebey Yokuşu’ndan rıhtıma inen yolun iki tarafında silâhlı askerler aralıklı olarak sıralanmışlardı. Rıhtıma varıp Karaköy’e yönelen arabalar insandan eser görülmeyen İstanbul caddelerinde âdeta uçuyorlardı. Sanki herkes Osmanlı Devleti için baş aşağı düşüşün başlangıcı olacak bu uğursuz anın bir an önce bitmesini istiyordu...

    Sirkeci’ye varıldığında 6 vagonlu katar hazır bekliyordu. İstasyonun müdüriyet bölümünde bekleyen Talat Paşa Fethi Beye son talimatları da verdi. Selanik’e kadar hiç durulmadan yol alınacaktı. Ortadaki 3 vagon eski padişah ve yanındakilere ayrılmıştı. Vagonlardan birine Fethi Bey ve yardımcısı 9 subay yerleşmişti. En ön ve en arkadaki 2 vagonda da 40 kişilik jandarma müfrezesi vardı.

    Nihayet tren hareket etti. Saatler gece yarısından sonra biri gösteriyordu. Sultan İkinci Abdülhamid Han bütün memleketi demiryolları ile donatmıştı. Öyle ki İstanbul-Eskişehir-Ankara Eskişehir-Adana-Bağdat ve Adana-Şam-Medine demiryollarını yaptırdığı zaman başka memleketlerde bu kadar demiryolu yoktu. İşte şimdi 1893-1896 yılları arasında bir Fransız şirketine yaptırdığı İstanbul-Selanik hattında kendisi sürgüne gidiyordu.

    Bütün gece ve ertesi gün yola devam edildi. Edirne’den sonra Dedeağaç Gümülcine İskeçe Drama ve Serez istasyonları geçildi. Verilen talimat gereği Selanik’ten bir önceki Kılkış istasyonunda duruldu. Fethi Bey eski padişahın vagonuna giderek Alâtini Köşkü’ne arabalarla gidileceğini arz etti. Vagondan inen eski padişah bütün aile fertleri arabalara bininceye kadar ayakta bekledi en son olarak baştaki arabaya bindi. Atlı askerlerin refakatinde gece karanlığında yola düşüldü.

    Yalnızlık köşkü


    Padişah ve ailesini taşıyan arabalar Alâtini Köşkü’nün havagazı lâmbalarıyla aydınlatılmış bahçesine girdiler. 3. Ordu Kumandan Vekili Hadi Paşa ve diğer eşraf orada idi. Eski hakan arabadan inmeden herkesin köşke girmesini bekledi. Küçük şehzade Abid Efendi kucağında idi. Fethi Bey arabadan inmeye hazırlandığını görünce yaklaştı ve “Müsaade buyurunuz şevketmeab...” diyerek şehzadeyi kucağına aldı. Köşkün merdivenlerini çıkarlarken Selanik’te yatsı ezanları okunmaya başladı. Sultan “Aziz Allah celle şanüh...” dedi dönerek eliyle dışarıdakileri selâmladı ve içeri girdi. Pencereleri tahta kepenklerle sıkı sıkıya kapalı köşkün kapıları da üstlerine kapanarak kilitlendi...

    Odalarda eşya yoktu


    Alâtini Köşkü Selanik’te Yalılar semtinde İtalyan uyruklu un tüccarı Yahudi Giorgio Allatini’ye ait dört katlı bir bina idi. En son kiracısı İtalyan generali Robilan Paşa Osmanlı jandarma teşkilâtını düzenlemek için getirtilmişti. Sultan ve ailesi salonun ortasında ne yapacaklarına karar vermeye çalışıyorlardı. Hepsi yorgun ve bitkindiler. Odalarda eşya yoktu. Salonun ortasında büyük bir masa ile iki koltuk vardı. Bu iki koltuğu el birliğiyle soldaki odaya sokup yan yana getirerek yaşlı padişaha dinlenmesi için hazırladılar. Uzun yolculuktan sonra ellerini yıkayacak su ve sabun yoktu. Yukarı katlara çıkacak mum yoktu. Musahip ağaların talebi üzerine Fethi Bey kovalarla su sabun ve mum gönderdi. Yemek olarak gönderilen soğuk et ekmek ve yoğurdun yanında çatal kaşık ve bardak yoktu. Elleriyle yediler. Havlu bulunmadığı için yırttıkları bir gömleği bu iş için kullandılar.

    Kuru tahtalar üzerinde


    O sırada Fethi Bey bir otelden yorgan yastık gibi şeyler bulup musahiplerle göndermişti. Çoğu kirli olan bu eşyadan en temizlerini seçip sultanın yatağını yaptılar. Koca köşkte bir tane bile halı kilim bulunmadığından herkes yorganlara sarınıp kuru tahtaların üzerinde birer köşeye kıvrıldı. Yaşlı sultan yatsı namazını kılıp koltuktan bozma yatağına uzanırken 35 yıl kalacağı bu yerde geçecek hayatının nasıl olacağını anlamış bulunuyordu. Tek bir mumun aydınlattığı odada için için ağlıyordu. Ama kendine değil ülkesinin içine düştüğü karanlığa... Alâtini’de gazete bile okumasına izin verilmeden geçecek uzun hapis günleri başlamıştı...

    Padişah tahttan indiriliyor

    Eski telgraf memuru yeni dâhiliye nazırı 35 yaşındaki Talat Bey İttihat ve Terakkî Partisi’nin başı olarak Meclis’e tamamen hakimdi. Pek çok milletvekili ve senatörün tereddüt içinde bulunmasına rağmen Meclis’i tehdit ederek hal’ kararını aldırmıştı. Ülke yönetimini ele geçirme hırsıyla akılları örtülmüş bulunan İttihatçılar 33 sene tahtta kalmış bir padişaha hal’ kararının bildirilmesinde de büyük bir gaf yapmışlar devletin şerefine ağır bir darbe indirmişlerdi. Aynı zamanda yeryüzündeki bütün Müslümanların halifesi unvanını da taşıyan padişaha hal’ kararını tebliğ için 275 kişilik meclisten seçtikleri dört kişilik heyete biri Yahudi diğeri Ermeni iki gayrimüslim sokmuşlardı.

    İş sandıklarından da kolay olmuştu. Eski padişahın ağabeyi gibi ailesiyle Çırağan Sarayı’nda oturma isteğini reddetmişler kendisini Selanik’e götürecekleri konusunda ısrarcı olmuşlardı. Onu öldürmeye cesaret edememişler ancak İstanbul’da bulunmasını da tehlikeli görmüşlerdi. Osmanlı tarihinde ilk defa olarak tahtından indirilen bir padişah İstanbul dışına çıkarılıyordu.

  4. #9
    Ziyaretçilerimize Uyarı!:

    Kullanıcıların Profil Bilgileri Misafirlere Kapatılmıştır. Görmek için KAYIT olmalısınız.~

    Standart

    Birinci Dünya Savaşı'ndan Önce Arabistan
    Osmanlı'ya Karşı Arap-İngiliz Tezgâhı

    Harem-i Nebevî müderrislerinden Abdurrahman b. İlyas tarafından kaleme alınıp Sadaret'e takdim edilen raporda İngilizlerle işbirliği yapan İbn-i Suud ailesi ve Kuveyt Emîri Mubarek el-Sabah'ın faaliyetleri ve onlara karşı İbn-i Reşid ailesinin mücadeleleri anlatılmaktadır. Binbir gâileyle uğraşan Osmanlı Devleti ise bu gelişmeler karşısında denge politikası takip etmek zorundaydı.

    Bugün dünyanın hemen hemen en sıcak çekişmelere açık bölgelerinden birisi olan Basra Körfezi ve civarı geçen (Yirminci) yüzyılın başında da hayli hareketliydi. Bir taraftan Osmanlı hakimiyetini yıkıp kendi nüfuzunu arttırma çabasındaki İngilizlerin faaliyetleri diğer taraftan birbirlerine üstünlük sağlamak üzere çeşitli entrikalar çeviren mahallî güçlerin ve kabilelerin çıkar kavgaları Basra Körfezi'ni Orta Arabistan'ı hattâ Hicaz'ı cadı kazanına çevirmişti.

    Osmanlı Devleti son yüzyılında yaşadığı binbir türlü gâileye paralel olarak buralarda da güç ve nüfuz kaybına uğramıştı. Ve durumun farkında olan II. Abdülhamid hattâ ondan sonraki II. Meşrutiyet dönemi yöneticileri bölgenin bir oldu bittiyle elden çıkmaması için daimî teyakkuz halinde bulunuyorlardı. Gerçi takip edilen politikalar doğurdukları sonuçlar itibariyle tartışılır olmakla birlikte biz konunun bu yönünü anlatmak değil bölgenin o günkü durumunu özetleyen bir raporu sunmak istiyoruz.

    Başbakanlık Osmanlı Arşivi'nde bulunan söz konusu rapor (BOA DH-MUİ 17/4-22 Lef 5/1) 21 Aralık 1909'da Medine'de Harem-i Nebevî müderrislerinden Abdurrahman b. İlyas tarafından kaleme alınarak Sadaret'e takdim edilmiştir. Başbakanlık Osmanlı Arşivi'nde bölge ile ilgili benzeri binlerce belge olmasına rağmen bu belgenin önemi eksikleri de olsa adeta o coğrafyanın 19. yüzyıl tarihini özetlemesinden kaynaklanmaktadır.

    Kutsal mekânlar yağmalanıyor

    Basra Körfezi ve Orta Arabistan tarihinde önemli rol oynayan dış faktörlerin yanısıra burada oldukça güçlü ve bedevî Arap kabileleri üzerinde hayli etkili olan Suud İbn-i Reşid ve Kuveyt'teki el-Sabah aileleri ve özellikle bunlardan Suud ailesiyle özdeşleşmiş bulunan Vehhabîlik mezhebi de ayrı bir ağırlık taşımaktaydı.

    İşte Abdurrahman b. İlyas bu hususları dikkate alarak raporunda önce İbn-i Suud ailesinin Vehhabîlik ile ilişkilerini dile getirmektedir:

    "İbn Suud (Muhammed b. Suud) köklü bir Arap kabilesi olan Aneze urbanından olup Benî Temîm diyarı denilen Necid kıtasında Dır'iyye namıyla bir köyün emîri idi ve yaygın bir nüfuza sahip değildi. Şeyh Muhammed b. Abdilvehhab Mısır'da öğrenim gördükten sonra (genelde bu kanaat yanlıştır; onun her ne kadar Mısır'a gitmiş ise de burada tahsil gördüğüne dair pek bilgi bulunmamaktadır) kendi adına ihdas ettiği mezhebi Hicaz'da neşretmek [yaymak] istemiştir. Ancak orada emeline ulaşamayınca Necd içlerindeki Dır'iyye'ye giderek buradaki ahalinin dinî konulardaki cehaletinden de istifadeyle Vehhabî mezhebini neşretmeye muvaffak olmuştur. Bir süre sonra Emîr İbn Suud'a bu mezhebi kabul ettirmiştir. İttifakları akabinde bu ikili çevredeki Bedevî kabileleri arasında da mezheblerini yaymağa başlamışlardır. 1785 senesinde Muhammed b. Abdilvehhab İbn Suud ile birlikte Vehhabîlik sayesinde Hicaz Şam ve Irak havalisindeki bir hayli halkı idareleri altına almışlardır."

    İbn Suud - Muhammed b. Abdilvehhab işbirliğiyle bölgede gerçekleştirilen ve özellikle gerek Sünnî ve gerekse Şiî Müslümanların kıymet vermedikleri ancak Vehhabîler'in bunları şirk alâmeti saydıkları kutsal mekânların yağmalanması ve soyulmasından bahseden rapor şöyle devam etmektedir:

    "O esnâda Necef ve Kerbelâ'ya tecavüz ile Vehhabîler mübarek makamların kubbelerini yıkarak buralarda mevcud olan kutsal emanetler ile kıymetli eşyaları gasb eylemişlerdir. Haremeyn'e (Mekke ve Medine'ye) tecavüz ederek kısa bir muhasaradan sonra Mekke'yi ve Medine'yi zaptetmiş ve Hz. Peygamber'in kabrini yağma ve Ashâb-ı Kirâm hazretlerinin kabirlerini yerle bir etmişlerdir. Vehhabîler Mekke ve Medine'yi istilâları sırasında mahmel-i şerîfin ve hacıların da Hicaz'a girmesine engel olmuşlardır.

    İbn Suud'un kendilerine uymayan Mekke ve Medine ahalisini "mezhebi muktezasınca şirk ile ittiham ederek tecdid-i imana davet ettiğini" kaydeden Harem-i Nebevî müderrisi Abdurrahman daha sonra "Yapılan münazara ve görüşmelerden elde edilen bilgilere göre; Vehhabîler bu mezhebe mensub olmayan diğer ehl-i İslâm'a müşrik nazarıyla bakmakta ve bunların mezheblerine girmeleri için zorlanmalarını kendilerine vacib görmektedirler. Ayrıca davetlerine uymayanların katlinin de gerekliliğine inanmaktadırlar"demektedir.

    Osmanlı Devleti ve Vehhabîlik

    Bilindiği gibi Vehhabîlik hareketi başlar başlamaz Osmanlı Devleti bölgedeki idarecilerini uyarmıştı. Ancak maalesef güçlü bir merkezî kontrolden uzak olan bu idareciler zamanında gerekli tedbirleri alamadıkları için tehlike Mekke ve Medine'ye kadar uzandı. Osmanlı Devleti o sıralarda pek çok iç ve dış gâile ile boğuştuğundan doğrudan müdahale edemeyecek ve meseleyi Bağdat ve Şam valilerinin birlikte çözmelerini isteyecekti. Ne var ki bundan da netice alınamayınca Mısır üzerinden yapılacak müdahale tek çıkar yol olarak kalacaktı. Raporda bu husus şöyle aktarılmaktadır:

    "Medine-i Münevvere ahalisinin sürekli şikâyetleri ve Bâbıâlî'ye müracaatları üzerine Vehhabîler'in te'dib ve terbiyesi Mısır Valisi Mehmed Ali Paşa'ya havale olundu. Mehmed Ali Paşa'nın Mısır'dan gönderdiği kuvvetler Vehhabîler'i merkezleri olan Dır'iyye'ye kadar takib etmiş ve burayı tahribden sonra Vehhabî emîrinin oğlu Faysal ve Abdullah b. Suud yakalanarak Mısır'a götürülmüş ve orada haps olunmuşlardır." (Abdullah b. Suud bilâhare İstanbul'a getirilerek idam edilmiştir.)

    Bâbıâlî'nin kerhen görev verdiği Mehmed Ali Paşa elde etiği başarıyla hem Mısır'daki itibarını pekiştiriyor hem Mısır dışında söz sahibi olacak duruma geliyordu. Devlet ise hizmetlerine muhtaç bulunmakla birlikte onun özellikle Hicaz'da nüfuz kazanmasını istemiyordu. Bu sebeple Abdurrahman b. İlyas'ın haklı olarak yaptığı tesbite göre "Hicaz bölgesinin Mısır'a bağlı ve Mehmed Ali Paşa'nın idaresi altında bulunduğu müddet zarfında dahî kadı ve şeyhu'l-haremin İstanbul'dan tayinine devam edilmiştir."

    Osmanlı Devleti ile Mehmed Ali Paşa arasındaki hâdiselerin 1841 Londra Protokolüyle bir neticeye bağlanması üzerine Mısır kuvvetleri Hicaz ve Suriye'den geri çekilmişlerdi. Ancak durumu hazmedemeyen Mehmed Ali Paşa Mısır'da hapiste bulunan Faysal b. Suud'u serbest bırakmıştır. Raporda bu gelişmeler de şöyle aktarılmaktadır:

    "Bölgenin geri alınmasından muğber olan Mehmed Ali Paşa tarafından Faysal salıverilmişti. O da Dır'iyye'nin tahrib edilmiş olmasından dolayı Riyad denen mevkie giderek burayı kendisine idare merkezi yapmıştır. Faysal'ın Necid'e dönmesinden sonra Vehhabî mezhebinde bulunanlar yeniden kendisine bağlılıklarını arz etmişlerdir. O da güç kazanarak Ahsa ile sair birtakım bölgeleri idaresine alarak gittikçe güç kazanmağa başlamıştır ki Ahsa ancak merhum Midhat Paşa'nın Irak valiliği sırasında Vehhabîler'in elinden geri alınabilmiştir (1871).

    Faysal üç evlâd bırakarak vefat etmiştir. Büyüğü Abdullah ortancası Suud ve en küçükleri Abdurrahman'dır. (Faysal'ın ayrı eşten Muhammed isminde bir oğlu daha vardı.) Faysal'dan sonra kendilerine tâbi kabilelerin idaresi 1873 senesine kadar Abdullah'ın elinde kalmıştı. Ancak aynı sıralarda iki kardeş arasında meydana gelen muhalefet yüzünden Abdullah ve Suud birbiriyle savaşmaya başladılar. Yine de idare bir süre daha Abdullah'ın uhdesinde ve idare merkezi de Riyad'da kalmıştır."

    İbn Reşid sahneye çıkıyor

    Rapor bundan sonra aile içi çekişmelere dikkati çekmekte bölgede önemli bir güç olarak ortaya çıkan diğer bir aileden yani İbn Reşid'den söz etmektedir:

    "Faysal'ın ikinci oğlu Suud'un vefatından sonra oğulları amcaları aleyhine ayaklanırlar ve onu yenip azlettikten sonra da hapsederler. O sıralarda İbn Suud'un nüfuzu zaafa dûçar olmasına paralel Reşidîler ailesinden Muhammed b. Reşid bölgede kuvvet ve nüfuz sahibi olmuştu. İşte Faysal'ın oğlu Abdullah ona müracaat ederek yeğenlerine karşı yardım istemiştir. Muhammed İbn Reşid de onu bu gailelerden kurtarıp Riyad emîri olarak kalmasını sağlamıştır. Ancak Abdullah yeğenlerinin tekrar kendisine karşı ayaklanması üzerine artık mukavemet edemeyeceğini anlayarak hâmîsi olan İbn Reşid'e sığınmıştır. Bunun üzerine Muhammed İbn Reşid büyük kuvvetler ile hareket ederek Riyad ve etrafını zaptetmiş ve söz konusu Suud'un oğullarını da ortadan kaldırmak suretiyle bölgede Suud ailesinin nüfuzuna son vermiştir (1881)."

    Abdurrahman b. İlyas'ın ifadesine göre Necid'den çıkarılan Abdurrahman b. Faysal'ın maiyetindeki Suud ailesi perişan vaziyette Kuveyt Emîrine sığınmıştır. "Abdurrahman dahî (o sıralarda Suud ailesinin reisi) Kuveyt'e Emîr Muhammed el-Sabah nezdine iltica etmiştir. Osmanlı Devleti ise Muhammed el-Sabah'ın delaletiyle sürgündeki Abdurrahman b. Faysal ve maiyetindekilere beş bin kuruş maaş bağlamıştır."

    Kuveyt Emîrinden ve Kuveyt'in stratejik öneminden de bahsedilen raporda bu konuda şu bilgilere yer verilmektedir:

    "Kuveyt Emîri Muhammed el-Sabah'ın üç kardeşi bulunmaktaydı. Bunlardan Mübarek diğer kardeşleri ile işbirliği halinde Muhammed el-Sabah'ı öldürerek Kuveyt emirliğini ele geçirir.

    Kuveyt Basra vilâyetinin güneyinde ve Umman sahilinde Basra'ya yakın ufak bir iskele ise de mevki bakımından haiz-i ehemiyettir. Bir kaç sene evvel Necd Kıtası ahalisinin ayaklanıp anarşi meydana getirdikleri sıralarda Hindistan'dan gelen ticarî eşya; Kuveyt'ten ithal edilmeye başlanmıştır. Bu ithalattan gümrük resmi alınmıyordu. Öte yandan Kuveyt'in Necd'e yakın olması münasebetiyle herkes buradan gelen mallara ucuz olduğu için rağbet etmeğe başlamış ve bu yüzden de Kuveyt kasabası günden güne gelişerek Necd'in iskelesi makamında fevkalade büyümüş ve her yönüyle önem kazanmıştır. Diğer taraftan Necd Irak ve Şam taraflarındaki Bedevî Arap kabile ve aşiretlerinin ellerindeki yasak silahlar da buradan ithal ve tevzi edildiğinden bölge ayrı bir önem kazanmıştır.

    İngilizler'in entrikaları

    Mubarek el-Sabah ise ithal edilen her tüfekten 2 riyal vergi alarak geçişine müsaade etmektedir. Mubarek el-Sabah'ın büyük biraderi Muhammed'i ve diğer kardeşini öldürmekten maksadı yukarıdaki ifadelerden de anlaşılacağı üzere Necd kıtasında nüfuz kazanarak bu yolla servetini arttırmaktı. Hattâ kardeşini öldürmesinden evvel İngiliz gemileriyle bazı yabancılar Kuveyt'e gelerek Mubarek ile görüşmüştür."

    Raporda Kuveyt Emîri Mubarek'in siyasî cinayetlerini İngilizlerin teşvikiyle işlediği yukarıdaki ifadelerle ima edildikten sonra Mubarek el-Sabah'ın esas hedefine varabilmek için Necd içlerinde giriştiği diğer faaliyetleri anlatılmaktadır:

    "Mubarek arzularına ulaşmak maksadıyla tedarik eylediği kuvvetler ile karadan onbeş gün yolculuk yaparak Kasîm yakınlarına ulaşmış ve o sıralarda bölgede nüfuz sahibi olan İbn Reşid ile çatışmaya girmiştir. İbn Reşid kendisine mensup Şammar ve diğer kabileler ile birlikte Mubarek'in üzerine hücum ederek onları yenmiş ve Kuveyt'e kadar takip eylemiştir. Akabinde de Kuveyt'i istilâ etmek için devlete müracaat etmiştir. Nedense Basra Valisi Muhsin kumandan Feyzi Paşalar ile Basra Nakîbi ve Ebu'l-Huda'nın aracılığıyla bu iş önlenmiş ve nihayet Mubarek el-Sabah da İngiliz himayesine müracaat ederek kurtulmuştur." Raporda bahsedilmemekle birlikte İbn Reşid'in bu arzusunun bölgede özellikle İngilizlerle daha büyük problemlerin doğmaması için II. Abdülhamid tarafından önlendiği başka belgelerde zikredilmektedir.

    İşte Mubarek ile Necd Emîri bulunan İbn Reşid'in bu çekişmeleri sırasında Kuveyt'te babası Abdurrahman ile birlikte mülteci durumunda bulunan bugünkü Suudî Arabistan'ın kurucusu Abdülaziz İbn Suud yeniden siyaset sahnesine çıkmıştır. Rapora göre Mubarek Osmanlı Devleti'nin kararlılığından ve siyasî şartların elvermemesinden dolayı gerçek niyetlerini açığa vuramıyor her vesileyle Abdülaziz İbn Suud'u kullanmayı tercih ediyordu. Nitekim onu teçhiz ederek atalarının geldiği yer olan Necd içlerine gazvelere göndermiş ve birkaç yıl içinde Riyad Kasîm Uneyze ve civarını ele geçirmesini sağlamıştır. Böylece düşmanı olan İbn Reşid'in nüfuz sahasını daraltmıştır.

    Suud-İbn Reşid çekişmesi

    Bundan sonra bölgede yeniden başgösteren Suud-İbn Reşid çekişmeleri de şöyle özetlenmektedir:

    "Abdülaziz İbn Reşid Suud ile her ne kadar uğraşmış ise de muvaffak olamamış hattâ savaş sırasında Suud'un adamları tarafından öldürülmüştü (1906). Onu müteakib büyük oğlu Mut'ab Emîr-i Necd namıyle yerine geçmiştir. Bir sene icra-yı nüfuzdan sonra aynı aileden Ubeyd'in oğlu bazı tarafların teşvikleri üzerine Mut'ab'ı ve iki kardeşini katletmiştir. Bunun üzerine Abdülaziz'in küçük oğlunu dayıları olan Essubhan kabilesi Medine'ye kaçırarak muhtemel bir ölümden kurtarmışlardır.

    Bir müddet sonra da topladıkları birtakım kabileler ile Necd içlerine giderek eski idare merkezleri olan Hail'i ele geçirirler. Dayılarının teşebbüsleriyle küçük yaştaki Suud İbn Reşid geleneksel gücü de dikkate alınarak Osmanlı Devleti tarafından kaymakam tayin edilerek kendine ve etbaına maaş tahsis edilir. Anca idare onun adına dayıları tarafından yürütülür. Hattâ bunlar devlete müracaat ederek Muhammed ve Abdülaziz b. Reşid zamanlarında kendilerine verilmiş olan silahların kaybolmasından dolayı İbn Suud'a karşı mukavemet etmek için 2000 tüfek isterler. Devlet bu isteklerine olumlu yaklaşmakla birlikte arzu ettikleri tüfekleri verememiştir."

    Bütün yukarıdaki ifadelerden sonra şu neticelere varılmaktadır:

    "Hulasa-i kelâm İbn Suud İngilizlerin nüfuzu altında Kuveyt Şeyhi Mubarek el-Sabah'ın bir icra vasıtasıdır. Serveti bütün bu teşebbüslerine müsait olmadığı halde İbn Reşid'e karşı kendi güvenliğini sağlamak isteyen Mubarek el-Sabah'ın serveti İbn Suud'un faaliyetlerine kaynak teşkil etmektedir. Onun bu faaliyetlerinden maalesef Osmanlı Devleti değil İngilizler istifade edecektir. Öte yandan bağlı bulunduğu mezhebin mahiyeti itibariyle de İslamlar ve belki Osmanlı hükümeti aleyhinde bulunmasının sebebi pek aşikârdır. Çünkü İslam olmak ancak kendilerinin mezhebinde bulunmakla olur. Kendi mezhepleri dışındakiler İslam sayılmamaktadır. Kendi itikadlarına göre bu gibilerin katli bile vacibdir."

    Bölgede sürdürülen bu faaliyetleri yakından takip eden birisi olduğu anlaşılan Harem-i Nebevî müderrisinin dönen dolapların sonuçlarını da iyi kestirdiği anlaşılmaktadır. Nitekim ileriki yıllarda -raporda da belirtildiği gibi- bütün bu entrikalardan İngilizler istifade etmişlerdir. Raporun müteakip satırlarında İbn Reşid'in İbn Suud'a karşı desteklenmesi gerektiği vurgulanmaktaydı. "Zîra İbn Reşid hiçbir zaman hükûmet-i İslamiye aleyhinde faaliyetlerde bulunmadığı gibi İbn Suud gibi de imamet iddiası gütmemişti. Ayrıca yabancı bir hükûmete de temayül etmemiş ve taraftar olmamıştı.

    Bu ifadelerden rapor sahibinin İbn Reşid taraftarı olduğu anlamı da çıkabilir Ancak gerçekte de 19. yüzyılın ikinci yarısından sonra Osmanlı Devleti Necd'de zaman zaman İbn Suud'a karşı siyasî bir iddiası bulunmayan İbn Reşid'i desteklemiştir. İlk anda bu siyasetin birçok mahzurları olduğu akla gelse bile yine raporda idia edildiği gibi: "şayet İbn Reşid ve ona bağlı kabileler olmasaydı Necd bölgesi ile birlikte Mekke ve Medine'nin tıpkı 19. yüzyılın başında olduğu gibi tekrar İbn Suud'un eline geçmesi muhakkaktı."

    Denge politikası

    Öte yandan Osmanlı Devleti hiçbir zaman iki tarafın da büyük bir güç haline gelmesini istememiş ve daima birbirlerini dengeleyecek şekilde kalmalarını sağlamıştır. Bunun en bariz örneklerinden biri daha önce zikredildiği gibi İbn Reşid ailesi Suud ailesini Necd'en çıkardığı zaman Osmanlı Devleti'nin bu ailenin tamamen ortadan kalkmasına rıza göstermemesi ve Kuveyt'te yaşamalarına izi vererek sefalete düşmemeleri için de ayrıca maaş tahsis etmesiydi.

    Abdurrahman b. İlyas zamanın nezaketinden bahsederek devletin bölgede gücünü iyice göstereceği güne kadar iki tarafı da idare edecek politikaların güdülmesini tavsiye ettikten sonra bu işte en büyük rolü Mekke Emîrinin oynayabileceğini söylemektedir:

    "İşte bu noktada da nazar-ı dikkate alınacak zat Mekke Emîri hazretleridir. Emîr'in iyi idaresi ve defalarca Bedevîlere karşı icra eylediği gazvelerin neticesinde Necd bölgesinde hükûmetin nüfuzu vücud bulmuştur. Aynı şekilde bunun gelecekte de görülmesi tabiîdir. Birkaç sene evveline gelinceye kadar Vehhabî mezhebinin Mekke-i Mükerreme yakınlarına kadar sirayet eylediği görülmüştü. Mekke Emîri geçenlerde üzerlerine yaptığı gazvesinde bunlar müzmahil olmuşlardır. Öte yandan Mekke Emîri bu hususa yetkili kılınması halinde hükûmetce de masraf yapmaya ve bölgeye asker sevkine gerek kalmayacaktır."

    Raporda öteden beri birbirlerine karşı gazve suretiyle elde ettikleri malları aralarında paylaşarak geçinmekte olan kabilelerin bağlı olduğu İbn Suud'a hükümetin emaret namıyla bir nüfuz vermesi de tehlikeli bulunmakta ve bunun hükümet aleyhinde onun silâhlandırılması anlamına geleceği zikredilmektedir. Zîra İbn Suud'un İngiliz taraftarı ve Osmanlı hükümetinin düşmanı olduğu ısrarla vurgulanmaktadır.

    Esasında Osmanlı Devleti 1904 yılında Abdülaziz'in babası Abdurrahman'ı Riyad kaymakamı olarak tayin etmişti. Ancak işler fiilen oğlu Abdülaziz'in elinde idi. Anlaşılan raporun sahibi Abdülaziz'in de tıpkı babası gibi bir devlet makamını işgal etmemesini istiyordu. Raporun ne kadar etkili olduğu bilinmemekle birlikte II. Meşrutiyet'in başlarında gerçekten de İbn Suud'a karşı takınılan tavrın aynı çerçevede olduğu diğer belgelerde görülmektedir.

    1909 yılında kaleme alınan bu raporda dile getirilen hususların haklılığı kısa bir zaman sonra ortaya çıkmıştır. Önce İbn Suud Necd içlerinde teşkilatlanmasını tamamlayarak 1913'te Osmanlı hükümet merkezi olan Ahsa'yı ele geçirmiştir. Osmanlı Devleti kendisini bölgenin vali ve kumandanı olarak ilan etmesine rağmen o I. Dünya Savaşı sırasında İbn Reşid'i bahane ederek tarafsız kalıp devlete yardım etmemekle İngilizlerin arzularına yardımcı olmuştur. Aynı şekilde Kuveyt Şeyhi Mubarek de İngilizlerle dostluğunu sürdürmüş ve onların himayesine girmiştir. İbn Reşid ise savaş boyunca Osmanlı Devleti'nin yanında yer almış ve Irak cephesinde Osmanlı ordusuna hayli hizmetlerde bulunmuştur.

  5. #10
    Ziyaretçilerimize Uyarı!:

    Kullanıcıların Profil Bilgileri Misafirlere Kapatılmıştır. Görmek için KAYIT olmalısınız.~

    Standart

    Bazı Osmanlı Padişahlarının Ölümleri VE Tahttan İndirilişleri
    GENÇ OSMAN

    Lehistan Seferinde tam muvaffakiyet elde edemeyen Sultan bunun sebebinin askerlerin gayretsizliği olduğuna inanıyor ve bâzı ıslâhâtlar yapmak istiyordu. Kapıkulu ocaklarını kaldırarak yerine Anadolu Sûriye ve Mısır Türklerinden müteşekkil sâdece askerlikle uğraşan pâdişâhın emirlerine itâat eden bir ordu kurmak istiyordu. Aynı zamanda saray harem ve ilmiye teşkilâtlarında da esaslı değişiklikler düşünüyordu. Ancak onun bu ıslâhât fikirlerine kapıkulu ocakları açıkça karşı çıkıyor ilmiye sınıfı da çok çekimser davranıyordu. Nitekim Osman Hanın hacca gitme arzusunu bahâne eden yeniçerilerle sipâhiler ayaklandılar. Öncelikle Osman Hanın hacca gitmekten vazgeçmesi isteğiyle başlatılan isyân daha sonra bâzı devlet adamlarının kellesinin istenmesiyle büyüdü. Netîcede isyan Sultan Osman Hanın hal’i ve Sultan Mustafa’nın ikinci defâ tahta geçirilmesiyle son buldu.

    İsyan sırasında Sultan Osman’ı ele geçiren câniler revâ gördükleri ağır ve kötü sözlerle Orta Câmiye götürerek orada hapsettiler. Genç pâdişâhın mâruz kaldığı hakâretin haddi hesâbı yoktu. Yaptıkları ezâ ve cefâ onu boynu bükük ve perişan bir hâle koymuştu. İkinci Osman Han kendisine eziyet eden ocak ağalarına karşı; “Dün sabah pâdişâh-ı cihân idim şimdi uryân kaldım; merhamet edip hâlimden ibret alın; dünyâ size dahi kalmaz; hangi pâdişâhın kulları pâdişâhlarına bu ihâneti ettiler” diyerek yalvardı ise de bu sözlerin câniler üzerinde hiçbir tesiri olmadı.

    Orta Câmide Genç Osman’ın muhâfazasına Haseki Sarı Mehmed Ağa tâyin edildi. Yeniçeriler Sultan İkinci Osman’ın hayâtına dokunulmayarak kafes hayâtı yaşamasını istiyorlardı. Nitekim çok hâin bir kimse olan yeni Sadrâzam Dâvûd Paşa onu öldürtmek için cebeci başına emir verince yeniçeri ağaları mâni oldular. Osman Han hayâtına kasteden Dâvûd Paşaya; “Behey zâlim ben sana neyledim? İki defâ mûcib-i katl cürmünü affedip öldürmedim mansıp verdim bana gadrin nedir?” diye bağırdı.

    Buna rağmen Dâvûd Paşa cumâdan sonra en güvendiği adamları olan cebecibaşı ile kalender uğrusu denen zâbite Sultan Osman’ı Yedikule’ye götürerek boğmalarını emretti. Eski sultanın Yedikule’ye götürülüşünü seyretmek üzere yollara biriken halk o târihe kadar görülmemiş kalabalığı teşkil ediyordu.

    Yedikule’ye gelindiği zaman vakit akşama yaklaşıyordu. Dâvûd Paşanın emriyle oraya kadar gelen binlerce asker dağıldı. Daha sonra Dâvûd Paşa cebecibaşına ve kalender uğrusuna dönerek; “Yanınıza sekiz cellâd alıp Osman’ın işini bitirin. Yarına kalmasın.” dedi.

    Sultan Osman günlerden beri perişân vaziyette aç ve uykusuz olduğu hâlde kendisini son nefesine kadar müdâfaa etmeye karar vermişti. On cellâdın ilk hücûmu netîce vermedi. Bire on nispet olmasına rağmen cellâtlar silâhsız pâdişâhla mücâdele edemeyeceklerini anladılar. Kementten başka silâh da kullanmak istemiyorlardı. Çünkü hânedândan olanın kanı akıtılamazdı. Buna rağmen dışarıdan balta alan cellatlara genç sultan büyük bir ustalıkla karşı koydu. Fakat arkasından gelen bir cellat baltası ile omzuna vurarak fenâ şekilde yaraladı. Bu durumu fırsat bilen cebecibaşı kemendi Osman Hanın boynuna geçirdi ve yere düşürdü. Diğer câniler de üzerine yüklenerek genç pâdişâhı şehit ettiler (20 Mayıs 1622). Şehit Sultanın cenâzesi o gece Topkapı Sarayına götürüldü. Ertesi gün yapılacak cenâze törenine hazırlandı. Öğle namazından sonra kılınan cenâze namazını müteâkip Sultanahmed Camiinde babasının türbesine defnedildi.

    Genç Osman’ın şehit edilmesi târihimizin en acıklı olaylarındandır. Genç Osman’ın öldürülmesi Anadolu’da bâzı isyânların çıkmasına sebep oldu. Millet pâdişâhın öldürülmesini hiçbir zaman hazmedemedi ve onun kâtillerini nefretle andı.

    2. MUSTAFA

    Tarih 1703 yılına gelmiş Osmanlı Devleti'nin kötü gidişine dur denilememişti. Padişah tahta çıktığında söylediklerini unutmuş gibiydi. "Zevk ve sefa bana haram olsun" dediği halde av partileri düzenliyor aylarca av peşinde dolaşıyordu. Devlet işlerini sadrazamlarına ve eski hocası olan sonradan şeyhülislam yaptığı Feyzullah Efendi'ye bırakmıştı. Bu durum ordu içinde hoşnutsuzluğa yol açtı.

    Tahttan indirilmesi


    Sultan İkinci Mustafa ava merak saldığı için İstanbul yerine Edirne'de oturmaya başladı. İstanbul'daki askerler bu duruma isyan edip Edirne üstüne yürüdüler. Sultan İkinci Mustafa Edirne'de bulunan askerleri teşkilatlandırıp yolları tutturdu ama Edirne Ordusunun komutanları kardeş kanı dökmemek için geri çekildiler. İstanbul'dan gelen ordu Edirne'ye girdi.

    Sultan İkinci Mustafa tahttan indirildi. Yerine kardeşi Sultan Üçüncü Ahmed tahta çıkarıldı ( 22 Ağustos 1703). Sultan İkinci Mustafa tahttan indirildikten sonra fazla yaşamadı. 4 ay 8 gün sonra öldü. Cenazesi İstanbul'a getirilip Turhan Sultan türbesinde babası Sultan Dördüncü Mehmed'in yanına gömüldü.

    III. Ahmet


    Damat İbrahim Paşa'nın açtığı zevk ve sefahat devrinden memnun olmayan bu yapılanları israf olarak gören bir kitle oluşmuştu. Bu topluluk İran seferinden olumsuz haberler gelmesi üzerine harekete geçmiş camilerde ve diğer yerlerde propaganda yaparak ayaklanmanın zeminini oluşturmaya başlamıştı. Yeniçerilerin içerisinde de huzursuzluk belirmişti. On yedinci Ağa Bölüğü Yeniçerisi Patrona Halil ve yandaşları 25 Eylül 1730'da ayaklanmayı başlatmışlar ancak halkın onlara katılmaması endişesiyle bu girişimlerinden vazgeçmişlerdi. İsyancılar üç gün sonra Bayezit caminin Kaşıkçılar kapısı tarafından yürüyüşe geçerek ayaklanmayı resmen başlattılar. Esnafı da dükkanlarını kapatarak kendilerine katılmaya ikna eden isyancılar hapishaneleri boşalttılar ve yeniçerilerden de yardım gördüler. Yeniçeri ağalarından Hasan Paşa onlara karşı harekete geçtiyse de başarılı olamadı.

    Bu gelişmeler üzerine Sultan Üçüncü Ahmed isyancıların ne istediklerinin sorulmasını istedi. İsyancılar Sadrazam Damat İbrahim Paşa ile birlikte 37 kişinin kendilerine teslim edilmesini istediler. Lale Devrinin önemli kişilerinden olan Damat İbrahim Paşa ve bazı devlet adamları idam edilerek isyancılara teslim edildi. İsyan sırasında şehir tahrip edildi. İsyancılar Sadabad Köşkü'nü yaktılar. Ayrıca Divan şairlerinden Nedim de isyan sırasında öldü.

    Patrona Halil ve diğer isyancı başları bu sefer de tüm isteklerini yerine getiren Sultan Üçüncü Ahmed'in tahtan indirilmesini istedi. Kendisine ve ailesine zarar verilmemesi durumunda tahttan çekileceğini bildiren Sultan Üçüncü Ahmet 1 Ekim 1730'da Osmanlı tahtını Şehzade Mahmud'a bıraktı.

    3. SELİM


    Osmanlı Devleti'nin en ıslahatçı padişahlarından biri olan Sultan Üçüncü Selim Osmanlı Devletinde bugüne kadar gerçekleştirilememiş bir düzenleme yaparak Nizam-ı Cedid ordusunu kurmuştu. Bu köklü yeniliklerden memnun olmayan ve önemli görevlerde bulunan bazı devlet adamları Osmanlı-Rus Savaşı'nın devam ettiği yıllarda İstanbul'da bulunan Yeniçeri Ağaları ile Nizam-ı Cedid'i ortadan kaldırma planları yapıyorlardı.

    Kendilerine Nizam-ı Cedid kıyafeti giydirmekle görevlendirilmiş olan Raif Mahmud Efendi'yi öldüren yeniçeriler Kabakçı Mustafa'nın liderliğinde ayaklandılar. Osmanlı hükümeti bu gelişmeler üzerine derhal toplanarak ayaklanma ile ilgili kararlar almak istedi. Ancak Sadaret Kaymakamı Köse Musa Paşa ayaklanmanın ciddi bir hadise olmadığını Nizam-ı Cedid birliklerinin de olaya müdahale etmesinin yersiz olacağını bildirdi. Bu sayede meydanı boş bulan asiler daha fazla taraftar topladılar.

    Nizam-ı Cedid'in kaldırılmasını isteyen asilere müdahalede çok geciken Sultan Üçüncü Selim Nizam-ı Cedid'i kapatmak zorunda kaldı. İstekleri yerine getirilen asiler buna rağmen ayaklanmaya son vermediler. Sultan Üçüncü Selim'e olan yakınlıkları ile tanınan 11 devlet adamının kendilerine teslim edilmesini isteyen asiler Şehzade Mustafa ve Şehzade Mahmud'un da hayatlarının tehlikede olduğunu öne sürerek kendilerine yollanmasını ve Sultan Üçüncü Selim'in tahttan inmesini istediler.

    Bu istek karşısında Sultan Üçüncü Selim "Böyle isyankar tebanın hükümdarı ve halifesi olmaktansa olmamak daha iyidir" diyerek padişahlıktan ayrıldığını açıkladı (29 Mayıs 1807).

    Sultan Üçüncü Selim tahttan indikten sonra sarayda bir yıl daha yaşadı. Alemdar Mustafa Paşa'nın kendisini tekrar tahta çıkarmak için ayaklandığı sırada Sultan IV. Mustafa'nın adamları tarafından 28 Temmuz 1808 tarihinde öldürüldü. Cenazesi Laleli Camii avlusunda babası Sultan III. Mustafa'nın yanına defnedildi.

Konu Bilgileri

Bu Konuya Gözatan Kullanıcılar

Şu anda 1 kullanıcı bu konuyu görüntülüyor. (0 kayıtlı ve 1 misafir)

Benzer Konular

  1. Türkiye Tarihi II; Osmanlı Devleti 1300-1600
    Konu Sahibi Ay Işığı Forum Kitaplık
    Cevap: 0
    Son Mesaj : 23.Ocak.2013, 03:40
  2. Türkiye Tarihi III; Osmanlı Devleti 1600-1908
    Konu Sahibi Ay Işığı Forum Kitaplık
    Cevap: 0
    Son Mesaj : 23.Ocak.2013, 03:39
  3. Osmanlı Devleti Tarihi Zaman Çizelgesi
    Konu Sahibi KeLeBeK Forum Osmanlı Dönemi Türk Tarihi
    Cevap: 0
    Son Mesaj : 02.Aralık.2012, 05:47
  4. Osmanlı Devleti Padişahları Hakkında Kısa Bilgiler
    Konu Sahibi Leydihan Forum Osmanlı Dönemi Türk Tarihi
    Cevap: 0
    Son Mesaj : 05.Haziran.2012, 17:53
  5. Osmanlı Devleti Hakkında Herşey
    Konu Sahibi Leydihan Forum Osmanlı Dönemi Türk Tarihi
    Cevap: 88
    Son Mesaj : 24.Mayıs.2012, 19:39

Bu Konu için Etiketler

Bookmarks

Bookmarks

Yetkileriniz

  • Konu Acma Yetkiniz Yok
  • Mesaj Yazma Yetkiniz Var
  • Eklenti Yükleme Yetkiniz Yok
  • Mesajınızı Değiştirme Yetkiniz Yok
  •  

Giriş