Etiketlenen üyelerin listesi

  1. #1
    Ziyaretçilerimize Uyarı!:

    Kullanıcıların Profil Bilgileri Misafirlere Kapatılmıştır. Görmek için KAYIT olmalısınız.~

    Standart Atatürk Kürtlere Özerklik Sözü Verdi Mi?

    ”İki Halkı Çarpıştıran Haindir!” (Atatürk’ün Kürtler’e ‘Özerklik’ Vaad Ettiği Yalanı)







    Kurtuluş Savaşı yıllarında “Atatürk ve TBMM tarafından Kürtlere özerklik verildiği” yalanının temel kaynağı Robert Olson’un “The Emergence of Kurdish Nationalism and The Sheikh Said Rebellion 1880-1925” adlı kitabıdır.
    (Robert Olson The Emergence of Kurdish Nationalism and The Sheikh Said Rebellion 1880-1925 Austin: University of Texas Press 1989.)

    Olsen’in yalanının Türkiye’de taraftar bulması fazla gecikmemiştir. 15 Temmuz 2009 tarihinde Abdullah Öcalan avukat görüşmesinin bir yerinde;

    “10 Şubat 1922 tarihinde Meclis’in gizli oturumlu 18 maddelik bir kararı var. Bu karar 64 red oyuna karşılık 373 kabul oyuyla kabul edilmiş bir yasadır. Dikkat edilirse 64’e 373! Bu Meclis arşivlerinde mevcuttur devlet yetkilileri bunu biliyorlar. Bu kararla Kürdistan’a başta özerklik olmak üzere birçok hak tanınmış.” diyerek Olsen’in yalanını dillendirmiştir.








    Perinçek’in ”Teorisi” (2011 Şubat)


    Öcalan’ın bu açıklamalarından sonra Türkiye’yi bölüp parçalamak isteyen “Kürtçülerin” ağzında sakız olan bu yalanı gündeme getirenler arasında Prof. Dr. Cemil Koçak ve (görünürde sonradan vazgeçmiş olsa da) Doğu Perinçek de vardır.

    Şimdi gelin son zamanlarda “demokratik özeklik” nutukları atan “malum siyasi partinin” milletvekillerinin ve sempatizanlarının “Kurtuluş Savaşı yıllarında Atatürk ve TBMM Kürtlere özerklik vaad etmişti” yalanını deşifre edelim…

    (“Kurtuluş Savaşı yıllarında Atatürk ve TBMM Kürtlere özerklik vaad etmişti!”) Yalanının Ayakları: 1.” 22 Ekim 1919’da İstanbul Hükümeti’yle Heyet-i Temsiliye arasında yapılan Amasya Görüşmeleri sonrası hazırlanan protokollerden birinde (2. Protokol) Atatürk Kürtlere özerklik vaad etmiştir!”

    2. ”Koçgiri İsyanı’ndan sonra Haziran 1921’de TBMM’de yapılan bir gizli oturumda Kürtlere özerklik verilmesi kararlaştırılmıştır!”
    3. ”10 Şubat 1922’de TBMM’de yapılan bir gizli oturumda Kürtlere özerklik verilmesi kararlaştırılmıştır!”
    4. ”Atatürk 16/17 Ocak 1923 tarihinde çıktığı İzmit seyahatinde “Kürtlere özerklik verileceğini” söylemiştir!”
    5. ”Atatürk’ün Kurtuluş Savaşı yıllarındaki konuşmalarında “Kürdistan” tabirini kullanması “bağımsız Kürdistan”ı tanıdığının işaretidir!”

    Sırasıyla bu “ayakları” devirelim:
    1. AYAK: (”22 Ekim 1919’da İstanbul Hükümeti’yle Temsil Heyeti arasında yapılan Amasya Görüşmeleri sonrası hazırlanan protokollerden birinde Atatürk Kürtlere özerklik vaad etmiştir!”)

    Bilindiği gibi 4-11 Eylül 1919 tarihleri arasındaki Sivas Kongresi İstanbul’daki Damat Ferit Paşa Hükümeti’nin tertiplediği Ali Galip Olayı’yla dağıtılmak istenmişti. Elazığ Valisi Ali Galip İngiliz casusu Noel’le birlikte Sivas-Malatya hattında ayrılıkçı Kürt aşiretlerinden toplayacağı silahlı adamlarla Sivas’ı basarak kongreyi dağıtacak ve Atatürk’ü de öldürecekti. Ancak Atatürk daha önce anlattığımız gibi aldığı önlemlerle Ali Galip olayı’nı sonuçsuz bırakmıştı. Ali Galip Olayı’nın İstanbul’daki Damat Ferit Hükümeti’nce tertiplenmiş olmasına çok öfkelenen Atatürk bu olay sonrasında İstanbul’la bütün haberleşmeyi ve bağlantıyı kesmiştir.

    Bunun üzerine Damat Ferit Paşa Hükümeti görevden alınarak yerine Ali Rıza Paşa Hükümeti’ni kurulmuştur. Ali Rıza Paşa Hükümeti de Bahriye Nazırı Salih Paşa’yı Temsil Heyeti adına Atatürk’le görüşmesi için Amasya’ya göndermiştir. (Amasya Görüşmeleri İstanbul Hükümeti adına Bahriye Nazırı Salih Paşa ve Padişah’ın başyaverleri Naci (Eldeniz) Paşa ile Anadolu ve Rumeli Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti adına Atatürk Rauf (Orbay) ve Bekir Sami (Kunduh) paşalar arasında yapılmıştır.)

    Salih Paşa ile Atatürk 20-22 Ekim 1919 tarihleri arasında Amasya’da görüşmüşlerdir. Atatürk Amasya Görüşmeleri’nden önce üç konuda (İstanbul Hükümetinin dış politikası iç politikası ve ordunun yönetimi) kolordu komutanlarının görüşlerini almıştır.

    Salih Paşa ile Atatürk arasında üç gün devam eden Amasya Görüşmeleri sonunda ikişer sayı olmak üzere beş protokol düzenlenmiştir. Bu beş protokolden üçü karşılıklı olarak imzalanmış ikisi ise gizli sayılarak imzalanmamıştır. (Gazi Mustafa Kemal Nutuk Ankara 2006 CI s. 325)

    Amaysa Görüşmeleri sonrası alınan kararlar kolordulara da bildirilmiştir. (Gazi Mustafa Kemal Nutuk Ankara 2006 CI s. 325)
    Atatürk Nutuk’ta bu protokollerin içeriklerinden de söz etmiştir. “Amasya Görüşmeleri’nde Atatürk Kürtlere özerklik vaad etti!” diyenler işte Atatürk’ün Nutuk’ta söz ettiği bu protokollerden birine 2. Protokole dayanmaktadırlar. (Gazi Mustafa Kemal Nutuk Ankara 2006 CI s. 327)

    Atatürk söz konusu protokol hakkında “22 Ekim 1919 günlü ikinci protokol uzun süren bir görüşme ve tartışmanın tutanak özetidir” demiştir. (Gazi Mustafa Kemal Nutuk Ankara 2006 CI s. 327)

    Atatürk’ün Nutuk’taki ifadeleriyle 22 Ekim 1919 tarihli 2.Protokol şudur:
    “1. Bildirinin birinci maddesinde düşünülen ve kabul edilen sınırın en az bir istek olmak üzere elde edilmesi gerektiği birlikte kabul edildi. Kürtlerin bağımsızlığını gerçekleştirme amacını güder gibi görünerek yapılmakta olan karıştırıcılığın önüne geçmek uygun görüldü. Şimdi yabancıların işgalinde bulunan bölgelerden Kilikya’yı Arabistan ile Türkiye arasında bir tampon devlet meydana getirmek için anayurttan ayırmak istendiği söz konusu edildi.

    Anadolu’nun en koyu Türk ortamı ve en verimli zengin bir bölgesi olan bu toprakların hiçbir yolla ayrılmasının kabul edilemeyeceği; Aydın ilinin de aynı kesinlikle ve yeğlikle yurdun bölünmez parçalarından olduğu ilkesi genel olarak kabul edildi”.

    (Gazi Mustafa Kemal Nutuk Ankara 2006 CI s. 327)

    Bu protokol dikkatle okunduğunda bırakın herhangi bir etnik unsurun veya bölgenin “özerkliğini” veya “bağımsızlığını” tam tersine “… bu toprakların hiçbir yolla ayrılmasının kabul edilemeyeceği…” belirtilerek Türkiye’nin “birliği” ve “bütünlüğü” vurgulanmıştır.

    Ancak 22 Ekim 1919 tarihli 2. Protokoldeki bazı ifadeler 1960’lı yıllara kadar kamuoyundan saklanmıştır.
    2. Protokolün bu “saklanan” bölümlerini (Başbakanlık Arşivi’ndeki belgenin aslını) Tarihçi Faik Reşit Unat 1961 yılında “Tarih Vesikaları Dergisi”nde yayımlamıştır.

    Yani Cumhuriyet tarihi yalancıların iddia ettiği gibi bugün bu protokol saklı değildir; bu protokol 1961 yılından beri 50 yıldır araştırmacıların hizmetindedir. Ancak 50 yıldır öylece duran bu protokol bugün birileri tarafından istismar edilerek “ayrılıkçı Kürt hareketine” tarihsel dayanak yapılmaya çalışılmaktadır.

    Nutuk’ta yer almayan ve 1961 yılına kadar saklanan bölümde şu ifadeler vardır:
    “Türk ve Kürtlerin oturduğu araziyi kapsadığı ve Kürtlerin Osmanlı toplumundan ayrılmasının imkânsızlığı izah edildikten sonra bu… Bununla birlikte Kürtlerin gelişme serbestliğini sağlayacak şekilde ırk hukuku ve sosyal haklar bakımından daha iyi duruma getirilmelerine izin verilmesine ve…” (Bu bölümü Nutuk’la karşılaştırınız. Gazi Mustafa Kemal age C. I s. 326 327)

    İşte 1961 yılına kadar saklanan o bölümüyle birlikte 2. Protokolün tamamı:
    “Bildirinin [Sivas Kongresi Sonuç Bildirisi] birinci maddesinde Osmanlı Devleti’nin düşünülen ve kabul edilen sınırının Türk ve Kürtlerin oturduğu araziyi kapsadığı ve Kürtlerin Osmanlı toplumundan ayrılmasının imkânsızlığı izah edildikten sonra bu sınırın en az bir istek olmak üzere elde edilmesi gerektiği birlikte kabul edildi. Bununla birlikte Kürtlerin gelişme serbestliğini sağlayacak şekilde ırk hukuku ve sosyal haklar bakımından daha iyi duruma getirilmelerine izin verilmesine ve yabancılar tarafından Kürtlerin bağımsızlığını gerçekleştirme amacını güder gibi görünerek yapılmakta olunan karıştırıcılığın önüne geçmek için bu hususun şimdiden Kürtlerce bilinmesi hususu uygun görüldü…”

    2. Protokol’ün tamamını incelediğimizde ortaya şöyle bir tablo çıkmaktadır:

    1. Osmanlı’nın (Türkiye’nin) sınırı Türklerin ve Kürtlerin oturduğu araziyi kapsamaktadır.

    2. Kürtlerin Osmanlı’dan (Türkiye’den) ayrılması imkansızdır.

    3. Kürtlerin gelişme özgürlüğü sağlayacak biçimde “ırk hukuku” ve “sosyal haklar” bakımından daha iyi duruma getirilmelerine izin verilecektir.

    4. Yabancılar tarafından Kürtlerin kışkırtılmasının önüne geçilecektir.

    İşte gizlisiyle açığıyla 2 numaralı Amasya Protokolü!

    (Bu protokolün neresinde “özerk” veya “bağımsız” Kürdistan ifadesi veya iması vardır?!)

    “Türkiye’nin sınırlarının Türklerin ve Kürtlerin oturduğu araziler” olduğunu söylemek Kürtlere özerklik veya bağımsızlık vermek değil tam tersine Türklerin ve Kürtlerin ortak bir vatanda “tek millet” olarak yaşayacaklarını ifade etmektir.
    Ayrıca bu ifadeyle Kürtlerin yoğun olarak yaşadığı Kuzey Irak’ın (Musul’un) da Türkiye sınırları içinde olduğu vurgulanmak istenmiştir.

    “Kürtlerin Türkiye’den ayrılmasının imkansız olduğunu” söylemek Kürtlere özerklik veya bağımsızlık verilmesinin söz konusu olmadığının en açık kanıtıdır.

    Kürtlere gelişme özgürlüğü sağlayacak şekilde “ırk hukuku” ve “sosyal haklar” verilmesi ise “insan hakları” ve “demokrasinin” bir gereğidir. Buradan Kürtlere özerklik veya bağımsızlık verildiğini çıkarmak olanaksızdır.

    Çok daha önemlisi Kürtlere verilecek olan “ırk hukuku” ve “sosyal hakların” Kürtlerin yabancılarca kışkırtılmasının önüne geçmek Kürtleri Türklere ve Milli harekete yakınlaştırmak amacı taşıdığı 2. Protokolün sonunda çok açık bir biçimde ifade edilmiştir:

    2. Protokolün sonundaki: “…Yabancılar tarafından Kürtlerin bağımsızlığını gerçekleştirme amacını güder gibi görünerek yapılmakta olunan karıştırıcılığın önüne geçmek için bu hususun şimdiden Kürtlerce bilinmesi hususu uygun görüldü…” cümlesi Atatürk’ün bütün amacının Kürtlerin yabancılarca Milli harekete karşı kışkırtılmasını önlemek olduğunu kanıtlamaktadır.

    Amasya Görüşmeleri’nin yapıldığı Ekim 1919’den üç ay kadar önce Mayıs-Haziran 1919’da Kürt kökenli Ali Batı İsyanı’nın çıkmış olması bir ay kadar önce de Eylül 1919’da Kürtleri kışkırtmayı amaçlayan Ali Galip Olayı’nın yaşanmış olması Atatürk’ü “Kürtler konusunda” bazı önlemler almaya yöneltmiştir.

    Atatürk Ali Galip Olayı sırasında 9 Eylül 1919’da Kemah’ta bulunan Halet Bey’e gönderdiği bir telgrafta Kürdistan kurmak için propaganda yapan İngiliz casusu Noel’e yardım eden Kürt aşiret reislerini “Din ve ulusu satmış Kürt beyleri” olarak tanımlamaktadır:

    [box type="info"] “İngiliz koruyuculuğunda bağımsız bir Kürdistan kurulması amacı ile propaganda yapmakta olan İngiliz binbaşılarından Mr. Nowil’in din ve ulusunu satmış Kürt beylerinden Ekrem Karman Ali Celadet’le birlikte…”[/box]

    Atatürk 10 Eylül 1919’da Malatya’daki İlyas Bey’e gönderdiği başka bir telgrafta da; “Kürtlük akımına kesinlikle elverişli alan bırakılmamasını” istemiştir. (Gazi Mustafa Kemal age C.I s. 169)

    Şimdi düşünebiliyor musunuz?
    9 Eylül 1919’da bağımsız Kürdistan kurmak isteyen İngiliz casusuna yardım eden Kürt beylerini “din ve ulusu satmış Kürt beyleri” olarak adlandıran 10 Eylül 1919’da da bir komutana verdiği emirde “Kürtlük akımına kesinlikle elverişli alan bırakılmamasını” isteyen Atatürk nasıl olur da aradan daha iki ay bile geçmeden 22 Ekim 1919’da “Kürtlere özerklik veya bağımsızlık” verebilir!

    Tarihçi Şerafettin Turan’ın bu konudaki değerlendirmesi önemlidir:
    “Mütareke sınırları içindeki toprakların birbirinden ayrılmaz bir bütün olduğu ilkesini savunan M. Kemal de bağımsız Kürdistan girişimlerine daima karşı çıkmış ve bunu önleyebilmek için Türklerle Kürtlerin ‘ÖZ KARDEŞ” oldukları görüşünü savunmuştur. Hatta Ulusal Ant (Misak-ı Milli) taslağında da bu kardeşliğin belirtilmesini istemiş ancak Mebuslar Meclisi’nde bunu içeren tümceye yer verilmemiştir.”
    (Şerafettin Turan Türk Devrim Tarihi 3. Kitap Ankara 1995 s. 182.)

    ÖZETLE; Amasya Görüşmeleri sonundaki 2. Protokol Cumhuriyet tarihi yalancılarının iddia ettiği gibi Kürtlere özerklik veya bağımsızlık vermek için değil tam tersine Kürtlerin yabancılar tarafından kışkırtılmasını önlemek ve Kürtleri Milli harekete kazanmak için hazırlanmıştır.

    ÇOK DAHA ÖNEMLİSİ Amasya Görüşmeleri sonunda hazırlanan 2. Protokol’de gerçekten de Kürtlere özerklik veya bağısızlık vaad edilmiş olsa bile bilindiği gibi bu protokol Son Osmanlı Mebusan Meclisi’nde ilan edilen ve daha sonra TBMM’nin de onayından geçerek Milli hareketin “bağımsızlık bildirgesi” olarak kabul edilen Misak-ı Milli’de hiçbir şekilde yer almamıştır dolayısıyla hiçbir bağlayıcılığı da yoktur.


    2. AYAK: (”Koçgiri İsyanı’ndan sonra Haziran 1921’de TBMM’de yapılan bir gizli oturumda Kürtlere özerklik verilmesi kararlaştırılmıştır!”)
    Kurtuluş Savaşı’nın en kritik aşamasında İngilizler Kürt Teali Cemiyeti’ni kullanarak “bağımsız Kürdistan” kurmak amacıyla ayrılıkçı Kürtleri isyan ettirmişlerdir. Ekim 1920’de başlayıp Haziran 1921’e kadar devam eden Koçgiri İsyanı hayli geniş bir alana yayılmış bazı doğu illeri isyancıların eline geçmiş isyancılar bu illerdeki devlet dairelerine kendi bayraklarını asarak bir anlamda bağımsızlıklarını ilan etmişlerdir. İsyan TBMM’nin görevlendirdiği Nurettin Paşa komutansındaki Merkez Ordusu’nca bastırılmıştır.

    Koçgiri İsyanı’nın Yunan taarruzu ve Çerkez Ethem İsyanı’yla hemen hemen aynı döneme denk gelmesi Milli hareketi çok zor bir duruma düşürmüştür. Kurtuluş Savaşı’nın önderi Atatürk bir taraftan emperyalizme karşı mücadele ederken diğer taraftan emperyalizmin yerli işbirlikçileriyle mücadele etmek zorunda kalmıştır.

    Koçgiri İsyanı öncesinde isyancı Kürt aşiretleri Ankara hükümetine isteklerini iletmişlerdir. Ankara’ya gönderilen 15 Kasım 1920 tarihli bildirideki ayrılıkçı Kürt istekleri şunlardır:
    - Kürdistan muhtariyet (özerk) idaresine muvafakat eden (kabul eden)İstanbul Saltanat Hükümeti’nin bu baptaki kararını Mustafa Kemal Hükümeti’nin de kabul edip etmediğinin açıklanması.

    - Kürdistan muhtariyet idaresi hakkında Mustafa Kemal Hükümeti’nin görüş noktasının ne olduğu hususunda aşair rüesasına (aşiret başkanlarına) acele cevap verilmesi.

    - Elazığ Sivas Malatya ve Erzincan mıntıkaları hapishanelerinde tutuklu bulunan bütün Kürtlerin derhal serbest bırakılması.
    - Kürt çoğunluğu bulunan mıntıkalardan Türk memurların çekilmesi.

    - Koçgiri mıntıkasına gönderildiği haber alınan müfrezelerin derhal geri çekilmesi.

    (Nuri Dersimi Kürdistan Tarihinde Dersim İstanbul 1994 s. 129; Mumcu age s. 37.)

    Baytar Nuri’nin babası İbrahim Ağa’nın hazırladığı bu bildiriden sonra Batı Dersim aşiret liderleri adına 25 Kasım’da TBMM’ye bir bildiri daha gönderilmiştir. Bu bildiride TBMM açıkça tehdit edilerek “bağımsız Kürdistan” talep edilmiştir:

    “Sevr Antlaşması gereğince Diyarbakır Elazığ Van ve Bitlis illerinde bağımsız bir Kürdistan kurulması gerekiyor. Bu nedenle bu oluşturulmalıdır. Yoksa bu hakkı silah zoruyla almaya mecbur kalacağımızı beyan ederiz.” (Nuri Dersimi Kürdistan Tarihinde Dersim İstanbul 1994 s. 129; Mumcu s. 37 38.)

    Atatürk ve TBMM ayrılıkçı Kürtlerin “özerk” veya “bağımsız” Kürdistan taleplerini kabul etmeyerek bu talepleri elde etmek için çıkarılan Koçgiri İsyanı’nı bastırmıştır.

    İsyan başlamadan önce kabul edilmeyen bu taleplerin isyan bastırıldıktan sonra kabul edilmesi çok anlamsızdır. Atatürk ve TBMM eğer gerçekten Kürtlere özerklik veya bağımsızlık vermeyi düşünseydi isyan daha başlamadan isyancıların “özerk” veya “bağımsız” Kürdistan taleplerini yerine getirir böylece Kurtuluş Savaşı’nın en kritik aşamasında böyle büyük bir isyanla uğraşmak zorunda kalmazlardı.

    Koçgiri İsyanı bastırılmıştır; ancak isyanı bastıran Nurettin Paşa’nın “aşırı güç kullandığı masum insanlara da zarar verdiği” iddiaları TBMM’de uzun tartışmalara yol açmıştır.

    Meclis’teki Kürt kökenli milletvekilleri “Kürtlere zulmeden” Nurettin Paşa’nın çok ağır bir şekilde cezalandırılmasını istemişlerdir. (Nuri Dersimi Kürdistan Tarihinde Dersim İstanbul 1994 s. 129; Mumcu s. 41-46.)

    TBMM’de kabul edilen bir önergeyle bir soruşturma kurulu kurulup olayın araştırılmasına karar verilmiştir. Soruşturma kurulu Nurettin Paşa’nın görevden alınıp yargılanmasına karar vermiştir.

    Atatürk Meclis’te yaptığı konuşmada Nurettin Paşa’ya verilen cezanın “biraz ağır olduğunu” belirtmiştir:
    “Nurettin Paşa’nın yasadışı elem ve davranışlarına gelince… Ben bunları incelettim. Bu incelemelerden bazı sonuçlar da çıkarttım. Nurettin Paşa’nın değiştirilmesi kanısı doğmamıştır..” (Nuri Dersimi Kürdistan Tarihinde Dersim İstanbul 1994 s. 129; Mumcu S. 44)

    Atatürk Nutuk’ta Nurettin Paşa konusundan şöyle söz etmiştir:
    “…Nurettin Paşa merkez bölgesinde bir yıla yakın bu görevi yaptı; ama ‘yetkisi dışında kimi yurttaşların haklarına el uzatıyor’ diye milletvekillerinin yakınmaları ve İçişleri bakanlığı’na soru yöneltmeleri Bakanlığın da yakınmaları yerinde görmesi üzerine Meclis’in isteğiyle Kasım 1921 başlarında görevden alındı. Meclis Nurettin Paşa’nın yargılanmasına da karar verdi. Bu iş benimle Bakanlar Kurulu arasında bir sorun çıkmasına da yol açtı. Ben Nurettin Paşa’ya uygulanmak istenen işlemi kabul etmedim. Fevzi Paşa Hazretleri de benim görüşüme katıldı. İkimizle Bakanlar Kurulu arasında çıkan anlaşmazlık Meclisçe bir çözüme bağlandı. Meclis’te Nurettin Paşa’yı savundum kendisini ağır bir işleme uğramaktan kurtardım.” (Gazi Mustafa Kemal age C.II s. 841 843)

    Atatürk’ün Koçgiri İsyanı’nı bastıran Nurettin Paşa hakkındaki bu değerlendirmeleri onun her ne pahasına olursa olsun Kurtuluş Savaşı’nın çok kritik bir aşamasında böyle bir isyanın bastırılmasından memnun olduğunu göstermektedir.

    Meclis’teki doğulu milletvekillerinin “Kürtlere aşırı güç uyguladı” diye Nurettin Paşa’yı alabildiğince eleştirdikleri bir ortamda Atatürk’ün Nurettin Paşa’ya kısmen sahip çıkması onun Kürtlere özerklik veya bağımsızlık vermeyi değil Kürt isyanlarının bastırılarak Türklerle Kürtlerin birlikte yaşamasına önem verdiğini kanıtlamaktadır.

    Nurettin Paşa’nın isyanı bastırırken “aşırı güç kullandığı” iddialarının gittikçe yayılması üzerine Kurtuluş Savaşı’nın en kritik aşamasında hem bölgedeki Kürtleri kışkırtmamak hem de Meclis’teki Kürt milletvekillerini biraz olsun yatıştırmak ve nihayetinde Kürtleri Kurtuluş Savaşı’na kazanabilmek için Atatürk ve TBMM idam cezalarının uygulanmamasına karar vermiştir.

    Bu karar göre 85’i gıyaben 15’i de vicahen olmak üzere toplam 110 kişi hakkındaki idam kararı Atatürk’ün isyancılarla ilgili af çıkarılmasını kabul etmesi ve Sivas’taki Sıkıyönetim Mahkemesi’ni kaldırmasıyla birlikte uygulanmamıştır. (Komisyon Koçgiri Ankara 1975 s.89)

    Sadece tutuklular için geçerli olan bu af Dersim’dekileri kapsamamıştır. Atatürk’ün yakın dostlarından olan Dersim milletvekili Diyap Ağa arabulucu olarak Dersim’e gönderilmiştir. Dahası Meclis’te ikinci bir af kanunu kabul edilerek Baytar Nuri ve Alişir dışındaki tüm isyancılar af kapsamına alınmıştır. Alişan ise Erzincan Valisini dinleyerek Dersim’i terk etmiştir. (Cemil Hakan Korkmaz Kurtuluş Savaşı’nın İkinci Cephesi İç İsyanlar İstanbul 2008 s.205)

    Yani Cumhuriyet tarihi yalancılarının iddia ettiği gibi Koçgiri İsyanı’ndan sonra Kürtlere özerklik veya bağımsızlık verilmemiş sadece İngilizlerin Kürtleri Milli harekete karşı isyan ettirmelerinin önüne geçmek için TBMM tarafından “af çıkarılarak” isyancı Kürtlerin bazıları serbest bırakılmış ve Dersim milletvekili Diyap Ağa “arabulucu” olarak Dersim’e gönderilmiştir.

    Peki “Haziran 1921’de TBMM’de yapılan bir gizli oturumda Kürtlere özerklik verildiği” yalanı nereden çıkmıştır?
    Bu yalanın kaynağı Robert Olson’un “The Emergence of Kurdish Nationalism and The Sheikh Said Rebellion” adlı kitabıdır.

    Olson’un kaynaklık ettiği bu iddiayı dillendirenler TBMM’nin Haziran 1921’de bazı Kürt ileri gelenleriyle bir “Özerk Kürdistan Protokolü” imzaladığını ve hatta o dönem bölgede etkin olan Fransızların buna aracı olduğunu iddia etmişlerdir. İddiaya göre Haziran 1921’de TBMM’de yapılan gizli oturumlardan birinde bu protokol tartışılmıştır.

    Oysa Haziran 1921’deki tek gizli oturum Hariciye Vekili Yusuf Kemal Bey’in yurtdışındaki ve yurtdışından geldikten sonraki görüşmelerinin ve bu arada Fransızlarla imzalanacak olan barış antlaşması ile İngilizlerle imzalanacak olan esir değişimi antlaşmasının tartışıldığı 27 Haziran 1921 tarihli gizli oturumdur.

    Bu görüşmelerde özellikle “Trabzon mebusanı Hüsrev Bey ve Ali Şükrü Bey Fransızlarla olan sınır anlaşmazlıkları hakkındaki mükâlemata dair bizzat TBMM Reisi Mustafa Kemal Paşa Hazretleri’ni hedef alan suçlamalarda bulunmaktan çekinmiyorlardı; suçlamaları ‘Misak-ı Millî haricinde’ antlaşma imzalamak ağırlığındadır.”

    Ancak bunlar da önemsizdir. Nitekim Haziran 1921’deki bu görüşmelerde “Misak-ı Millî haricinde süregiden mükâlemat” Kurtuluş Savaşı’nın Sakarya Zaferi’yle yeni bir aşamaya girmesiyle birlikte Türkiye açısından daha olumlu bir seyir izlemiş ve Ekim 1921’de imzalanacak olan ve Misak-ı Millî’ye gayet uygun Ankara Antlaşması’yla sonuçlanmıştır. (Emre Özsuda “TBMM Kürtlere özerklik Vermiş Miydi?” ODATV - Haber Sitesi Son Dakika Haberler Yazarlar Gazeteler 19.07.2009)

    ÖZETLE Haziran 1921’de TBMM’deki tek gizli oturumun konusu “Hariciye Vekili Yusuf Kemal Bey’in yurtdışındaki ve yurtdışından geldikten sonraki görüşmeleri ve Fransızlarla imzalanacak olan barış antlaşması ile İngilizlerle imzalanacak olan esir değişimi antlaşmasının” tartışılmasıdır.

    O gizli oturumda “Özerk Kürdistan” konusunda hiçbir görüşme tartışma veya protokol gündeme gelmemiştir.


    3. AYAK: (”10 Şubat 1922’de TBMM’de yapılan bir gizli oturumda Kürtlere özerklik verilmesi kararlaştırılmıştır!”)

    Robert Olson “The Emergence of Kurdish Nationalism and The Sheikh Said Rebellion 1880-1925” adlı kitabında;
    Ekim 1920’de başlayıp Haziran 1921’e kadar devam eden Koçgiri İsyanı’nın nedenlerini araştırmak için bölgeye gönderilen heyetin incelemelerinin ardından “Millî Savunma Komisyonu Kürdistan’ın idaresini ilgilendiren bir yasa taslağı oluşturmuştur.” demiştir. (Olson age s. 39)

    Olson ayrıca aynı zaman diliminde bir diğer komisyonun aynı konuya dair bir diğer yasa tasarısı oluşturduğunu belirtmiştir.
    Olsen bu yasa tasarısının TBMM’de 10 Şubat 1922’de görüşüldüğünü belirttikten sonra bir yerde 65 mebusun [age s.39] bir başka yerde ise 64 mebusun [age s.40] ret oyu verdiğini yazmış ve tasarının 373 kabul oyuyla yasalaştığını ileri sürmüştür. [age s.40]

    Olson’un bu iddialarındaki kaynakları İngiliz Dış İlişkiler Dairesi’nin arşivinde bulunan dönemin Türkiye Büyükelçisi Horace Rumbold’un dönemin Dışişleri Bakanı Lord Curzon’a gönderdiği “FO 371/7781 e 3553/96/65” arşiv numaralı bir telgraftır[age s.192].
    Söz konusu yasa taslağının bir özetini de içeren telgraf Olson’un kitabının sonunda “ikinci ek” olarak sunulmuştur.

    Olson age s.166-168. Söz konusu yasa taslağında yer alan maddelerden bazıları şunlardır: 1-Uygarlığın gereklerine uygun olarak Türk milletinin ilerlemesini sağlamayı hedefleyen TBMM ulusal gelenekleriyle uyum içinde Kürt milletinin özerk yönetimini kurmayı üzerine alır.

    2-Çoğunluğunu Kürtlerin oluşturduğu bu topraklar için Kürt ileri gelenleri tarafından bir genel vali vali yardımcısı ve bir müfettiş seçilebilir.

    3-Kürt ulusal meclisi doğu vilayetlerinde kurulacak ve 3 yıl için oluşturulacaktır.
    4-Özerk yönetimi Van Bitlis Diyarbakır vilayetleri Dersim sancağı bazı nahiye ve kazaları içine alacaktır. Kabul edildiği iddia edilen yasa tasarısında toplam 9 madde vardır!

    Olson bu yasaya TBMM’deki Kürt mebuslarının çoğunluğunun ret oyu verdiklerinin anlaşıldığını da yazmaktadır çünkü yasayla Kürtler için ayrı bir meclisi olan özerk bir yönetim kurulabilmesine olanak tanınsa da özerk bölgenin yöneticisinin Türk mü yoksa Kürt mü olacağı gibi hususlar ve son onay hep TBMM’ye bırakılmıştır. [Olson age s.40]

    Olson Türklerin o dönem Kürtlere yönelik “sertlik” ve “vahşet” yanlısı bir politikadan yana olmadıklarını fakat yine de “tam bağımsızlığa” ve hatta “tam bir özerkliğe” sıcak bakmadıklarını TBMM’nin Kürt sorunu gibi bir konuyu bu açıklıkta tartışabilmesinin bu kurumun “göreli özgürlüğüne” işaret ettiğini yazmış ve Lozan Antlaşması’nın imzalanmasından sonra konunun bir daha asla bu “açıklık” ve “özgürlükle” tartışılamayacağını eklemiştir. [age s.41.]

    Olson’a göre bu yasa taslağı aynı zamanda genç Türk devletinin en çalkantılı döneminde Kürtlerin desteğini muhafaza etmenin bir aracıdır. [age s.41.]

    Olson “Kürdistan’a özerklik” tanıyan yasanın TBMM’de 10 Şubat 1922 kabul edildiğini ileri sürmüştür. Ancak 9 Şubat 1922 ve 11 Şubat 1922 tarihli gizli oturumların zabıtlarına ulaşılırken 10 Şubat 1922’deki gizli oturumun zabıtlarına ulaşılamamaktadır.
    O zabıtlara ulaşılamamaktadır; çünkü 10 Şubat 1922’de TBMM’de böyle bir “gizli oturum” gerçekleştirilmemiştir.

    TBMM Gizli Celse Zabıtları’na baktığımızda 9 Şubat 1922 tarihli oturum “157. ini’kat” ve 11 Şubat 1922 tarihli oturum ise “158. ini’kat” olarak geçmektedir. (Bkz TBMM Gizli Celse Zabıtları Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları Ankara 1985)

    Başka deyişle arada herhangi bir “kayıp oturum” yoktur.
    Üstelik 10 Şubat 1922 tarihi Cuma gününe rastlamaktadır. Bu günün tipik özelliği o dönemde “resmî tatil” olması nedeniyle o gün herhangi bir oturumun yapılmamasıdır. Cuma günü yapıldığını görebildiğimiz çok az sayıdaki oturum o dönem sürdürülen Kurtuluş Savaşı’ndan kaynaklanan “olağanüstü” nedenlerden dolayıdır.

    Bir örnek vermek gerekirse; 5 Ağustos 1921 tarihli “gizli oturum” “Başkumandanlık ihdası ile bu vazifenin Türkiye Büyük Millet Meclisi Reisi Mustafa Kemal Paşa Hazretlerine tevcihi hakkında kanun teklifi” gündemiyle gerçekleştirilmiştir.

    ÖZETLE; 10 Şubat 1922’de TBMM’de yapılan gizli oturumda Kürtlere özerklik verildiği kocaman bir yalandır; çünkü 10 Şubat 1922 Cuma gününe denk gelmektedir ve o dönemde Cuma günleri “resmi tatil”dir.

    Ayrıca Meclis Zabıt Cerideleri’de bu gerçeği doğrulamaktadır. 157. oturum 9 Şubat 1922’de 158. oturum ise 11 Şubat 1922’de yapılmıştır. Yani 10 Şubat’ta Meclis’te oturum yapılmamıştır.

    Anlaşılan önce İngiltere’nin Türkiye Büyükelçisi Horace Rumbold sonra da Tarihçi Robert Olson İngiltere’nin “Kürtlere özerklik” planına “tarihsel meşruiyet” kazandırmak için “Kurtuluş Savaşı yıllarında Atatürk’ün ve TBMM’nin Kürtlere özerklik verdiği” yalanını söylemişler; ancak Cumhuriyet öncesinde Türkiye’de hafta tatilinin Avrupa’daki gibi Cumartesi ve Pazar günleri değil Cuma günleri olduğunu gözden kaçırmışlar ve böylece kelimenin tam anlamıyla “çuvallamışlardır”.


    4. AYAK: (”Atatürk 16/17 Ocak 1922 tarihinde çıktığı İzmit seyahatinde “Kürtlere özerklik verileceğini” söylemiştir!”)

    Atatürk 30 Ağustos 1922’deki Büyük Taarruz’dan sonra 14 Ocak 1922’de bir yurt gezisine çıkmıştır. Bu yurt gezisizinde Eskişehir’den sonraki durağı İzmit’tir.

    Atatürk 16/17 Ocak 1922’de Körfeze bakan tepe üzerindeki İzmit Kasrı’nda İstanbul’dan gelen gazetecilerle konuşmuştur.
    Orada Akşam gazetesi yazarı Falih Rıfkı Atay’ın bir sorusu üzerine Atatürk Musul ve Kürtler konusuna değinmiştir:

    Atatürk “Musul ulusal sınırlarımız içindedir. Bu ulusal sınır deyişini de ben bulmuştum” (Arı İnan Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün 1923 Eskişehir-İzmit Konuşmaları Ankara 1982 s. 45- sadeleştirilmiştir). dedikten sonra şunları söylemiştir:

    “…Musul’u da kendi topraklarımız içine alan sınıra ulusal sınır demiştim. Gerçekten o zaman Musul’un güneyinde bir ordumuz vardı. Fakat biraz sonra bir İngiliz kumandanı gelmiş ve İhsan Paşa’yı aldatarak orada oturmuş. Musul bizim için çok önemlidir. Birincisi Musul’da sınırsız servet oluşturan petrol kaynakları vardır. İkincisi onun kadar önemli olan Kürtlük sorunudur. İngilizler orada bir Kürt hükümeti kurmak istiyorlar. Bunu yaparlarsa bu düşünce bizim sınırlarımız içindeki Kürtlere de yayılır. Buna engel olmak için sınırı güneyden geçirmek gerekir…” (age s.45.)

    Şimdi Atatürk’ün aslında ne demek istediğini anlamaya çalışalım:
    “Musul bizim için önemlidir çünkü orada hem petrol hem de Kürtler vardır.”
    “İngilizler Musul’u ele geçirirlerse sadece petrolü ele geçirmiş olmakla kalmazlar oradaki Kürtlere de bir devlet kurdururlar”

    “Bunu yaparlarsa bu düşünce yani ‘bağımsız Kürdistan kurma düşüncesi’ bizim sınırlarımız içindeki Kürtlere de yayılır”

    “Buna yani ‘sınırlarımız içinde bağımsız Kürdistan kurulması düşüncesine’ engel olmak için sınırı güneyden geçirmek gerekir”.

    Özetle Atatürk 16/17 Ocak 1922 gecesi İzmit’te Falih Rıfkı (Atay)’ın sorusuna verdiği yanıtta; sınırlarımız içinde ve hatta dışında (Kuzey Irak’ta) bağımsız bir Kürdistan kurulması düşüncesine karşı olduğunu çok açık bir biçimde ifade etmiştir.

    “Atatürk 16/17 Ocak 1922 tarihinde çıktığı İzmit seyahatinde Kürtlere özerklik verileceğini söylemiştir!” diyenler Atatürk’ün tam da o gün Falih Rıfkı (Atay)’ın sorusuna verdiği yukarıdaki yanıtı nedense hiç görmezler!

    Yine o gece İzmit’te Vakit gazetesi başyazarı Ahmet Hamdi (Yalman) Bey Atatürk’e “Kürt sorununa değinmiştiniz” diye konuya girerek şu soruyu sormuştur:

    “Kürtlük sorunu nedir? Bir iç sorun olarak değinseniz iyi olur?”
    Atatürk bu soruya şu yanıtı vermiştir:

    “Kürt sorunu bizim yani Türkiye’nin çıkarları için kesinlikle söz konusu olmaz. Çünkü bizim ulusal sınırlarımız içinde Kürt öğeleri öylesine yerleşmişlerdir ki pek sınırlı yerlerde yoğun olarak yaşarlar. Bu yoğunluklarını da kaybede ede ve Türklerin içine gire gire öyle bir sınır oluşmuştur ki Kürtlük adına bir sınır çizmek istesek Türkiye’yi mahvetmek gerekir. Örneğin Erzurum’a giden Erzincan’a Sivas’a giden Harput’a kadar bir sınır çizmek gerekir.Ve hatta Konya çöllerindeki Kürtleri de göz önünde tutmak gerekir.”

    Atatürk Kürt sorunuyla ilgili durum tespiti yapıp görüşlerini belirttikten sonra soruna şöyle bir çözüm önermiştir:
    “Bu nedenle başlı başına bir Kürtlük düşünmekten çok Anayasamız gereğince zaten bir çeşit özerklik oluşacaktır. O halde hangi bölgenin halkı Kürt ise onlar kendi kendilerini özerk olarak yöneteceklerdir. Bundan başka Türkiye’nin halkı söz konusu olurken onları da beraber ifade etmek gerekir. İfade olunmadıkları zaman bundan kendileri için sorun çıkarırlar. Şimdi TBMM hem Türklerin hem de Kürtlerin yetkili temsilcilerinden oluşmuştur. Ve bu iki öğe bütün çıkarını ve bütün yazgılarını birleştirmiştir. Yani onlar bilirler ki bu ortak bir şeydir. Ayrı bir sınır çizmek doğru olmaz.”

    (Mustafa Kemal Eskişehir-İzmit Konuşmaları1923 İstanbul 1999 s.103. Atatürk’ün İzmit’te Vatan gazetesi başyazarı Ahmet Emin Yalman’ın “Kürt sorunu” konusundaki bir sorusuna verdiği bu yanıt 12 Eylül dönemindeki Türk Tarih Kurumu yetkililerince sansürlenmiş yayınlanmasına izin verilmemiştir. Atatürk’ün bu konuşması ilk olarak 1987 yılında “2000’e Doğru” dergisinde yayınlanmıştır. “Tarih Kurumu- Atatürk ve Devrim Araştırma Merkezi” mührünü taşıyan 1089 giriş numaralı tutanağın 15 sayfası yayınlanmamıştır. “Gizlenen Tutanak Atatürk Kürtlere Özerklik” 2000’e Doğru 30 Ağustos-6 Eylül 1987 s.1-6; Mumcu age s.48.)

    İşte bugün bilumum “ayrılıkçı Kürtçünün” dört elle sarıldığı belge budur!
    Bugün Türkiye’yi bölerek “bağımsız Kürdistan” kurma sevdasındakilere göre Atatürk bu sözleriyle “Kürt özerkliğini” tanımış hatta “bağımsız Kürt devletine” onay vermiştir!

    Peki ama bu sözlerden böyle bir anlam çıkar mı?

    Şimdi gelin hep birlikte Atatürk’ün bu sözlerinde aslında ne demek istediğini anlamaya çalışalım:
    Atatürk “Kürt sorunu bizim yani Türkiye’nin çıkarları için kesinlikle söz konusu olmaz.” diyerek gerçekte Türkiye’nin böyle bir sorunu olmadığını belirtmiştir.

    Atatürk: “Bizim ulusal sınırlarımız içinde Kürt öğeleri öylesine yerleşmişlerdir ki pek sınırlı yerlerde yoğun olarak yaşarlar. Bu yoğunluklarını da kaybede ede ve Türklerin içine gire gire öyle bir sınır oluşmuştur ki Kürtlük adına bir sınır çizmek istersek Türkiye’yi mahvetmek gerekir” diyerek;

    1. Kürtlerin Türkiye’nin her yanında yaşadıklarını
    2. Bu nedenle Kürtlük adına bir sınır çizilecek olursa Türkiye’nin mahvolacağını ifade etmiştir.

    ÖZETLE; “Kürtlük adına ayrı bir sınır çizmek istersek Türkiye’yi mahvetmek gerekir” diyen Atatürk “bağımsız Kürdistan”a kökten karşıdır.

    Atatürk: “Bu nedenle başlı başına bir Kürtlük düşünmekten çok Anayasamız gereğince zaten bir çeşit özerklik oluşacaktır. O halde hangi bölgenin halkı Kürt ise onlar kendi kendilerini yöneteceklerdir.” diyerek o zaman yürürlükte olan “1921 Anayasası’na” gönderme yapmıştır.

    Burada dikkat çeken iki nokta vardır:
    1.
    Atatürk doğrudan “özerklik” demeyerek “bir çeşit özerklik” demiştir
    2. Atatürk’ün gönderme yaptığı 1921 Anayasası Kurtuluş Savaşı’nın olağanüstü koşullarında hazırlanmış “geçici” bir savaş anayasasıdır.

    Dolayısıyla Atatürk’ün hem “bir çeşit özerklik” demesi hem de bu “bir çeşit özerkliği” o zaman yürürlükteki “geçici savaş anayasasına” dayandırması Atatürk’ün bu “bir çeşit özerklik” düşüncesinin de tamamen o dönemin koşullarına özgü daha çok Kürt isyanlarını önlemeye yönelik stratejik bir açıklama olduğunu kanıtlamaktadır.

    Atatürk eğer gerçekten de Kürtlere “özerklik” vaad etseydi
    1. “Bir çeşit özerklik” yerine doğrudan “özerklik” ifadesini kullanırdı
    2. Bu “özerkliği” o zaman yürürlükteki geçici 1921 Anayasası’na değil daha sonra hazırlanacak olan Cumhuriyet’in ilk gerçek anayasası olan 1924 Anayasası’na dayandırırdı.

    Atatürk’ün gönderme yaptığı 1921 Anayasası’nın 21. maddesiyle “illerin manevi kişiliğe ve özerkliğe sahip” oldukları belirtilmiştir.
    İşte o madde:

    “İl yönetimi yerel işlerde manevi kişilik sahibidir. Dış ve iç siyaset dinsel adli ve askeri işler uluslararası ekonomik ilişkiler ve birçok ili ilgilendiren işler dışında Hükümetin önerisi üzerine Büyük Millet Meclisi’nce çıkarılacak yasalar gereğince Evkaf Medreseler Eğitim sağlık ekonomi tarım bayındırlık sosyal yardım işlerini düzenlemek İl Kurullarının yetkisindedir.”

    İşte Atatürk “Anayasamız gereğince zaten bir çeşit özerklik oluşacaktır” derken 1921 Anayasası’nın bu maddesine gönderme yapmıştır.

    1. Bu anayasa maddesi sadece Kürtlerin yaşadığı bölgeler için değil bütün Türkiye için geçerlidir.

    2. Bu anaysa maddesindeki “özerklik” ifadesiyle kastedilen İl Kurullarının “yerel işleri” idare etmesidir.

    Bu işler de “Evkaf Medreseler Eğitim sağlık ekonomi tarım bayındırlık sosyal yardım” işleridir.
    Üstelik il Kurulları bu işleri de kendi başlarına değil “Hükümetin önerisi üzerine Büyük Millet Meclisi’nce çıkarılacak yasalar gereğince” yerine getirebileceklerdir.

    Ayrıca İl Kurullarının “Dış ve iç siyaset dinsel adli ve askeri işler uluslar arası ekonomik ilişkiler ve birçok ili ilgilendiren işlerle” ilgilenmesi de yasaktır.

    Atatürk’ün sözünü ettiği “bir çeşit özerklik” tabiri o günün terminolojisi içinde değerlendirilmelidir.
    Görüldüğü gibi Atatürk “bir çeşit özerklik” ifadesiyle 1921 Anayasası’ndaki “güçlü yerel yönetimleri” kastetmiştir. (Sabahattin Özel Büyük Milletin Evladı ve Hizmetkarı Atatürk ve Atatürkçülük İstanbul 2006 s. 172)

    Nitekim 1921 Anayasası’nın 21. maddesinde söz edilen “özerklik” gerçek anlamda bir özerklik değil sadece “illerin belediye işlerini kendilerinin yerine getirmeleri” anlamında bir özerkliktir ki buna da ancak Atatürk’ün dediği gibi “bir çeşit özerklik” denir.

    3. Çok daha önemlisi 1921 Anayasası’nın “illerin manevi kişiliğe ve özerkliğe sahip olduklarını” belirten bu 21. maddesi 1924 Anayasası’nda yer almamıştır. Yani Atatürk’le İzmit’te yapılan bu mülakattan yaklaşık bir yıl sonra 24 Nisan 1924’te yürürlüğe giren 24 Anayasası’nın 91. Maddesiyle “iller tanınmış olan özerklikler” kaldırılmıştır. (Şerafettin Turan Türk Devrim Tarihi 3. Kitap Ankara 1995 s. 11011.)

    Burada tabi şu soruyu sormak gerekir?
    Atatürk eğer gerçekten de Kürtlere “özerklik” vermek isteseydi 1921 Anayasası’nda “illere tanınmış olan özerklikleri” 1924 anayasasında kaldırır mıydı?

    Atatürk “Bundan başka Türkiye’nin halkı söz konusu olurken onları da beraber ifade etmek gerekir. İfade olunmadıkları zaman bundan kendileri için sorun çıkarırlar.” diyerek hem “Türkiye halkı” ifadesini kullanmış hem de “Türkiye halkı” derken Kürtlerden de söz edilmesi gerektiğini aksi halde sorun çıkaracaklarını belirtmiştir.

    Atatürk “Şimdi TBMM hem Türklerin hem de Kürtlerin yetkili temsilcilerinden oluşmuştur. Ve bu iki öğe bütün çıkarını ve bütün yazgılarını birleştirmiştir. Yani onlar bilirler ki bu ortak bir şeydir. Ayrı bir sınır çizmek doğru olmaz” diyerek TBMM’yi oluşturan Türklerle Kürtlerin “bütün çıkarlarını ve bütün kaderlerini birleştirdiklerini” bu nedenle Kürtlere “ayrı bir sınır çizmenin doğru olmadığını” dolayısıyla “bağımsız Kürdistan” düşüncesine sonuna kadar karşı olduğunu ifade etmiştir.
    Tabi ki anlayana!..


    5. AYAK: (”Atatürk’ün Kurtuluş Savaşı yıllarındaki konuşmalarında “Kürdistan” tabirini kullanması “bağımsız Kürdistan”ı tanıdığının işaretidir!”)

    Atatürk Kurtuluş Savaşı yıllarındaki “Kürt politikası” çerçevesinde “o günün terminolojisi” içinde zaman zaman “bölgesel” ve “coğrafi” anlamda “Kürdistan” tabirini kullanmıştır. (Şerafettin Turan Türk Devrim Tarihi 3. Kitap Ankara 1995 s.168)

    Ancak Atatürk bu deyimi genellikle “Kürdistan” biçiminde değil de “Kürdistan-ı Türki” yani “Türk Kürdistan’ı” biçiminde kullanmıştır. (Şerafettin Turan Türk Devrim Tarihi 3. Kitap Ankara 1995. s. 168.)

    Bin bir güçlük içinde Kurtuluş Savaşı’nı örgütlemeye çalışan Atatürk’ün o yıllarda asker sivil yetkililere gönderdiği telgraflarda halka yönelik beyannamelerde ve konuşmalarda her şeyden önce “ne demek istediğini” en kestirme ve en anlaşılır yoldan iletmesi gerekiyordu.

    Bu nedenle Atatürk Kurtuluş Savaşı yıllarında kavramları kullanırken daha çok bilinen kavramları insanların alışık oldukları biçimde kullanmaya özen göstermiştir. Anadolu’nun belli bir bölümünün Osmanlı Devleti döneminde coğrafi olarak “Kürdistan” diye adlandırılması nedeniyle Atatürk de Kurtuluş Savaşı boyunca “Kürdistan” tabirini kullanmıştır; ancak bu kullanımın “ayrılıkçı Kürtlerce” ve “emperyalistlerce” istismar edilmesini engellemek için daha çok “Kürdistan-ı Türki” biçiminde kullanmıştır.

    (”Kurtuluş Savaşı Yılları’nda Birileri Kürtlere Bağımsızlık Vaad Etmişti.”)
    Evet aslında Cumhuriyet tarihi yalancıların haklı oldukları bir nokta var!
    Evet Kurtuluş savaşı yıllarında gerçekten de birileri Kürtlere “özerklik” ve “bağımsızlık” vaad etmiş hatta sadece “vaad etmekle” de kalmamış bu konuda Kürtlere yasal güvenceler de vermiştir.

    Kurtuluş Savaşı’nda Atatürk ve TBMM değil ama İstanbul’daki Damat Ferit Hükümeti ve Padişah Vahdettin Kürtlere “özerklik” ve “bağımsızlık” vaad etmiştir.

    Damat Ferit’in 12 Eylül 1919 tarihinde İngilizlerle imzaladığı “gizli anlaşma”nın 3. maddesi’nde “Türkiye bağımsız bir Kürdistan kurulmasına engel olmayacaktır” denilerek Kürtlere “bağımsız Kürdistan” vaad edilmiştir. (Yusuf Hikmet Bayur Atatürk Hayatı ve Eseri C.I Ankara 1997 s.204-206)

    Padişah Vahdettin’in Saltanat Şurası’ndaki onayından sonra imzalanan 10 Ağustos 1920 tarihli Sevr Antlaşması’nın 62 ve 64. maddeleri’yle de Kürtlere özerklik ve bağımsızlık vaad edilmiştir:
    Madde 62: “Fırat’ın doğusunda ilerde saptanacak Ermenistan’ın güney sınırının güneyinde Suriye ve Irak’ta Türkiye sınırının kuzeyinde Kürtlerin sayıca üstün bulunduğu bölgelerin yerel özerkliğini işbu anlaşmanın yürürlüğe konulmasından başlayarak altı ay içinde İstanbul’da toplanan İngiliz Fransız ve İtalyan hükümetlerinden her birinin atadığı üç üyeden oluşan bir komisyon hazırlayacaktır.” Madde 64: “Kürt bu bölgedeki nüfusun çoğunluğunun Türkiye’den bağımsız olmak istediklerini kanıtlayarak Milletler Cemiyeti’ne ve Konseyi’ne başvurulursa ve konseyden de bu nüfusun bu bağımsızlığa yetenekli olduğu görüşüne varırsa ve bu bağımsızlığı onlara tanımayı Türkiye’ye salık verirse Türkiye bu tavsiyeye uymayı ve bu bölgeler üzerinde bulunan bütün haklarından sıfatlarından vazgeçmeyi şimdiden yükümlenir..”

    Vahdettin Kürdistan’ı Tanıyacaktı!
    Türk Tarih Kurumu şeref üyesi Prof. Dr. Salahi R. Sonyel Son Padişahı Vahdettin’in “Kürt militanlarla” birlikte Atatürk’ü devirip “bağımsız Kürdistan”ı tanıyacağını öne sürmüştür.

    Sonyel “Kıskaç Altında” adlı kitabında Irak’taki bir İngiliz polis müfettişinin İngiliz Yüksek Komiseri ve istihbarat örgütlerine gönderdiği raporuna göre 1926’da 40 bin Kürt militanı Musul’da Türkiye’ye karşı emekli subaylarca eğitilmiştir. Bu militanların önderleri devrik Vahdettin’le ve o sırada Türkiye’nin muhalefet partisiyle Atatürk’ü yönetimden düşürmek için anlaşmışlardır. Belgeye göre Vahdettin iktidarı ele geçirince “Kürt bağımsızlığını” tanıyacaktır.

    Irak’taki Polis Cürüm Araştırma Bölümü’ne mensup genel müfettiş yardımcısı J.F Wilkins 21 Ağustos 1926’da Irak İçişleri Bakanı İngiliz Yüksek Komiseri ve öteki istihbarat örgütlerine gizli bir yazı göndermiştir. Bu yazıya bir de rapor iliştirilmiştir.
    Raporda şu bilgiler vardır:

    “Doktor Ahmet Sabri ve Kracya Muratyan Musul’a gitmek üzere 16 Ağustos’ta Bağdat’a uğramış; 18 Ağustos’ta Hacı Raşit el Hava’yı ziyaret ederek ona amacı Kürdistan’da Türklere karşı harekete geçmek olan kendi partilerine katılmasını önermişlerdi. 19 Ağustos akşamı her ikisi de doktor Şükrü Muhammed’in evine gitmiş ve orada Doktor Ahmet Sabri onlara Türkiye’de geniş kapsamlı bir isyandan söz etmişti. Bununla ilgili planın amacına da değinen Sabri Büyük Britanya’dan kapsamlı bir yardım gelmesinin beklendiğini de söylemişti. Kürt asiler epey hazırlık yapmışlardı. 40 bin kadar Kürt militan emekli subaylarca eğitiliyordu. Bu militanların önderleri devrik Padişah Vahdettin ve o sırada Türkiye’nin muhalefet partisiyle şu koşullara göre anlaşmaya varmışlardı: Mustafa Kemal’i yönetimden düşürmek için bu kişiler yardımda bulunacak iktidarı ele geçirince ’Kürt bağımsızlığını’ tanıyacaklardı. Onların iddialarına göre aralarında Rusya Fransa ve İtalya olmak üzere çeşitli yabancı yönetimlerle görüşmelerde bulunmuşlardı.” “(Kürdistan’ı Tanıyacaktı” Yeniçağ 11 Ekim 2010.)

    Türkiye’den kaçtıktan sonra San Remo’da ikamet eden Vahdettin burada Türkiye Cumhuriyeti ve Atatürk düşmanı kimi “Kürtçülerle” çok sıkı fıkı olmuştur.

    Örneğin bir Yunan Albayı ile birlikte Vahdettin’i burada ziyaret eden Atatürk düşmanı 150’liklerden Kürtçü Mevlanzade Rıfat Yunanistan’la birlikte Ankara’ya karşı bir anlaşma yapmak istediğini bildirerek Vahdettin’den para almıştır. (Özakman age s. 75)
    Mevlanzade Rıfat’ın daha sonra Şeyh Sait İsyanı’yla ilişkisi ortaya çıkmıştır.

    Vahdettin’i tekrar Halife-Sultan yapmak amacıyla faaliyet gösteren merkezi Romanya’daki Hilafet-i Kübra Cemiyeti yaptığı bir toplantıdan sonra başkan Mehmet Ali Bey aracılığıyla Vahdettin’e yeni bir kabine önermiştir.

    Vahdetin bu kabineyi onaylamıştır. Şeyh Sait İsyanı’ndan önce bu cemiyet isyanın beyni durumunda Seyit Abdülkadir’le ilişki içindedir.

    İddiaya göre Şeyh Said’in iki oğlundan biri yurt dışında devrik padişah Vahdettin’le öbürü de yurt içinde Seyit Abdülkadir’le temas kurmuştur.

    Kürt isyancıların Şeyh Sait İsyanı öncesinde halka dağıttıkları bildirilerden birinde aynen şunlar yazılıdır:
    “Halife sizi bekliyor! Halifesiz Müslümanlık olmaz! Hiçbir halife memleketten çıkartılamaz. Şeriatımız dindir şeriat isteyiniz. Şimdiki hükümet durmadan dinsizlik yapmaktadır! Kadınlar çıplaktır! Mekteplerde dinsizlik ilerliyor!..” (Hasan İzzettin Dinamo Kutsal Barış C.V May Yayınları 1974 s. 149’dan Atilla İlhan “İşin İçindeki İşler” Cumhuriyet; Sinan Meydan Cumhuriyet Tarihi Yalanları İstanbul 2010 s. 270)


    (Sinan Meydan)


    “Bugünkü Türk milleti siyasî ve içtimaî camiası içinde kendilerine Kürtlük fikri Çerkeslik fikri ve hatta Lâzlık fikri veya Boşnaklık fikri propaganda edilmek istenmiş vatandaş ve millettaşlarımız vardır. Fakat mazinin istibdat devirleri mahsulü olan bu yanlış adlandırmalar -birkaç düşman âleti mürteci beyinsizden başka – hiçbir millet ferdi üzerinde üzüntüden başka bir tesir yapmamıştır. Çünkü bu millet fertleri de umum Türk camiası gibi aynı müşterek maziye tarihe ahlâka hukuka sahip bulunuyorlar.” 1930 (Afetinan M.B. ve M.K. Atatürk’ün El Yazılar s. 376 – 378)

    “Diyarbakırlı Vanlı Erzurumlu Trabzonlu İstanbullu Trakyalı ve Makedonyalı hep bir ırkın evlâtları hep aynı cevherin damarlarıdır.” 1932 (Cumhuriyet gazetesi 5.10.1932; Kadri Kemal Kop Atatürk Diyarbakır’da s. 4)

    “Türkiye Cumhuriyeti’ni kuran Türkiye halkına Türk milleti denir.” 1930 (Afetinan M.B. ve M.K. Atatürk’ün El Yazıları s. 351)

    Türk olma durumu:
    “Ne mutlu Türküm diyene!” 1933 (Atatürk’ün S.D.II s. 276)

    “Milliyetin çok belirgin vasıflarından biri dildir. Türk milletindenim diyen insan her şeyden evvel ve mutlaka Türkçe konuşmalıdır. Türkçe konuşmayan bir insan Türk kültürüne topluluğuna bağlılığını iddia ederse buna inanmak doğru olmaz.” 1931 ( Vakit gazetesi 19.2.1931; Taha Toros Atatürk’ün Adana Seyahatleri s. 39)

    “Biz Balkanları niçin kaybettik biliyor musunuz? Bunun tek bir sebebi vardır; bu da İslâv araştırma cemiyetlerinin kurduğu dil kurumlarıdır. Bizim içimizdeki insanların millî bilinçlerini uyandırdığı zaman biz Balkanlarda Trakya hudutlarına çekildik.” Enver Behnan Şapolyo 1951 Olağanüstü Türk Dil Kurultayı s. 54

    ”… Kürt sorunu karışık çetin bir sorundur. Şunu dikkate almalısınız ki Kürdistan petrol bakır kömür demir ve daha başka madenler bakımından zengin bir yöredir. Başta başlıca düşmanımız İngiltere olmak üzere birçokları bu bölgeye göz koymuş bulunuyorlar. Burada stratejinin İran’a Kafkasya’ya Irak’a giden ticaret yollarının da etkisi vardır. İngiltere Kürtlerin üç devlete ait olmasından faydalanmakta bunu da bir koz olarak kullanmaktadır. İngiltere kendi egemenliği altında bir Kürt devleti kurmak ve bu sayede İran’a Kafkasya’ya kumanda etmek istemiştir. İngiltere eskiden beri Kürt liderlerini satın almaktadır. Şimdi Kürt liderleri bölünmüş bulunuyor. Kimi İran’a kimi İngiltere’ye kimi de bize bağlıdır…” 1922 (“Yeni Dünya Düzeni Kemalizm ve Türkiye” Metin Aydoğan Kum Saati Yayınları 3. basım

    “İKİ HALKI ÇARPIŞTIRAN HAİNDİR!”
    Mustafa Kemal’in 17 Eylül 1919 günü İstanbul’daki Senato Üyesi Fuat Paşa’ya gönderdiği mektuptan:
    “…Bu Başbakan’ın (Damat Ferit) cinayetlerine ortak olan İçişleri ve Savaş İşleri Bakanları da ulusun sesini boğmak yasal bir toplantısını (Sivas Kongresi) tanımamak Kürt’ü Türk’ü birbirine düşürerek Müslümanlar arasında çarpışmalara neden olmak gibi haince girişimlerde bulunuyor…” (Atatürk’ün Özel Arşivi’nden Seçmeler Kültür Bakanlığı Yayını Sayfa: 71)

    “KÜRTTÜRK KARDEŞİNDEN AYRILMAYACAK”
    Mustafa Kemal’in 3. Ordu Müfettişi olarak Amasya’dan Erzurum’daki Kazım Karabekir Paşa’ya gönderdiği 24 Haziran 1919 tarihli mesajın ilk maddesi:

    “Mr. Novil adındaki bir İngiliz Yüzbaşısı Urfa’dan Siverek yoluyla Viranşehir’e giderek Milli aşiretlerinin ileri gelenleriyle görüşmüş ve Urfa’ya dönmüş Osmanlı hükümeti için çok kötü propagandalar yapmış ancak aşiret reislerinden aldığı kesin cevaplara sevinmemiştir. Kürtler Türk kardeşlerinden kesinlikle ayrılmayacaklarını bu uğurda son kişilerine varıncaya kadar ölüme hazır olduklarını söylemişler. Ayrıca İngilizler’in kendilerine vermek istediği önemli miktardaki parayı almayarak namus ve yurtseverliklerini göstermişlerdir…”
    (Atatürk’ün Tamim Telgraf ve Beyannameleri Nimet Arsan Sayfa: 43)

    “KÜRTLER OYUNUN FARKINA VARDI”
    Mustafa Kemal’in Sivas’tan 24 Eylül 1919 günü Amerika Birleşik Devletleri İnceleme Kurulu Başkanı General Harbord’a gönderdiği ayrıntılı rapordan:

    “İmparatorluğu bölmek ve Türkler ile Kürtler arasında bir kardeş savaşı çıkarmak ve bağımsız bir Kürdistan kurma planlarına ortak etmek üzere Kürtler’i kışkırttılar. İleri sürdükleri tez ‘İmparatorluğun nasıl olsa dağılacağı’dır. Bu düşüncelerini gerçekleştirmek için büyük paralar harcadılar. Her türlü casusluğa başvurdular. Noil adında bir İngiliz subayı uzun süre Diyarbakır’da bu yolda çaba gösterdi ve her türlü yalan ve aldatmaya başvurdu. Ama bizim Kürt yurttaşlarımız düzenlenen oyunun farkına vararak O’nu ve yüreklerini para ile satan bir grup haini bölgeden kovdular…”
    (Atatürk’ün Tamim Telgraf ve Beyannameleri Nimet Arsan Sayfa: 74-84)

    “TÜRK KÜRT ÇERKES KARDEŞİZ”
    Mustafa Kemal’in Ankara’dan Çerkes Ethem’in ağabeyi Reşit Bey’e gönderdiği 7 Ocak 1920 tarihli telgrafından:
    “Konu dışı olarak şunu da belirteyim ki Anzavur’un alçaklığı kendisine ve kışkırtıcı olan İngilizler ile ayakçılarına yöneliktir.Bu din ve devletin sağlam bir uyruğu olan Çerkez kardeşlerimiz hepimizin övdüğümüz baştacımızdır. Asıl bugün düşmanlarla çevrili Türk Kürt Çerkez ve diğer din kardeşlerimizin elele vermesi sarsılmaz bir bütün oluşturmaları namus ve yaşamımızı kurtarmak için bir zorunluluktur…” (Harp Tarihi Vesikaları Dergisi Sayı: 34 Belge no: 849 )

    “KÜRTLER TÜRKLERLE BİRLEŞTİ”
    Mustafa Kemal’in “NUTUK” adlı eserinin “Samsun’a Çıktığım Gün Genel Durum ve Görünüş” başlıklı bölümünden:
    “Anadolu halkı baştan aşağı bölünmez bir bütün haline getirildi. Bütün kararları bütün komutanlar ve arkadaşlarımızla birlikte alınıyor. Vali ve mutasarrıfların hemen hepsi bizden yanadır. Anadolu’daki ulusal örgütler ilçe ve bucaklara kadar yayıldı. İngiliz koruması altında bir bağımsız Kürdistan kurulmasıyla ilgili propaganda ortadan kaldırıldı ve bu amacı güdenler yola getirildi. Kürtler Türkler ile birleşti…” (Nutuk Türk Dil Kurumu Ankara 1976 Sayfa: 15)

    “KÜRDİSTAN’I AYAKLANDIRIYORLAR!”
    Mustafa Kemal’in Nutuk adlı eserinde yer alan ve 6. Kolordu Komutanı’nın Padişah’a gönderdiği mektuptan söz ettiği bölümden:

    “…komutanlar mektupta hükümetin savaş yoluna gidep kongreyi basarak Müslümanlar arasında kan dökmeye kalkıştığı ve Kürdistan’ı ayaklandırarak yurdu parçalatma planını da para karşılığında yüklenmiş olduğu belgelerle anlaşıldığından hükümetin bu işte kullandığı adamların bozguna uğrayarak kaçmak zorunda bırakıldıklarından söz ediyorlar…” (Nutuk İnkılap Yayınevi Ankara1966 Sayfa: 100)

    “KÜRDİSTAN’A OTONOM YÖNETİM!”
    Altında “Büyük Millet Meclisi ve Mustafa Kemal” imzası bulunan ve El-Cezire Komutanı Tuğgeneral Nihat Paşa’ya gönderilen masaj:

    “Kişiye Özel. El-Cezire Cephesi Komutanı Tuğgeneral Nihat Paşa Hazretlerine
    1-Aşamalı olarak bütün ülkede ve geniş ölçekte doğrudan doğruya halk gruplarının ilgili ve etkili olduğu bir biçimde yerel yönetimlerin oluşturulması iç politikamızın gereğidir. Kürtlerle dolu bölgede ise hem iç politikamız ve hem de dış politikamız açısından ölçülü yerel bir yönetim kurulmasını savunmaktayız.

    2-Ulusların kendilerini yönetmeleri yetkisi bütün dünyada benimsenmiş bir ilkedir. Biz de bu ilkeyi benimsiyoruz. Kürtler’in bu döneme kadar yerel yönetime ilişkin örgütlerini kurmuş ve başkanları ile yetkilerini bu amaç için bizce kazanılmış olması ve oyladıklarında kendi kaderlerine gerçekten sahip oldukları BMM (Büyük Millet Meclisi) buyruğunda yaşam istekleri yayınlanmalıdır. Kürdistan’daki bütün çalışmaların bu amaca dayalı politikaya yöneltilmesi El-Cezire Cehpesi Komutanlığı’nın görevidir.

    3-Kürdistan’da Kürtler’in Fransızlar ve özellikle Irak sınırında İngilizler’e karşı düşmanlığını silahlı çarpışmayla durdurulamaz bir düzeye vardırmak ve yabancılarla Kürtler’in birleşmesini engellemek aşamalı olarak yerel yönetimler kurulmasının zeminini hazırlamak ve bu yolla yürekten bize bağlılıklarını sağlamak Kürt yöneticilerinin sivil ve askerlik görevleriyle görevlendirilerek bize bağlılıklarını pekiştirmek gibi genel yollar benimsenmiştir.

    4-Kürdistan’ın iç politikası El-Cezire Cephesi Komutanlığı’nca belirlenecek ve yönetilecektir. Cephe Komutanlığı bu konuda Büyük Millet Meclisi Başkanlığı’yla yazışmalar yapar. İller tarafından izlenecek yolu düzenleyip uyumu sağlayacağı için sivil yöneticilerin de bu konuda bağlı oldukları yer Cephe Komutanlığı’dır.

    5-El-Cezire Cephe Komutanlığı yönetim adalet ve maliye (parasal) konularda değişiklik ve düzenlemeye gerek gördükçe bunun uygulanmasını hükümete önerir.

    BMM Başkanı Mustafa Kemal.”
    (TBMM. Gizli Celse Zabıtları Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları Ankara 1985 Cilt: 3 Sayfa: 550)

    “KÜRDİSTAN’DA BULUNMAKTAN KIVANÇ DUYDUM!”
    Mustafa Kemal’in Adana’dan 24 Mart 1919 günü kendisi ve arkadaşlarıyla ilgili olarak ortaya atılan bir iddiaya karşılık İstanbul’a Savaş İşleri Bakanlığı’na gönderdiği mektuptan:

    “Arkadaşlarımın bu alçakça suçlamaya karşı ne diyeceklerini bilemem. Yalnız kendi adıma açıklıyorum ki; Benim Anafartalar’da Kürdistan’da Suriye’de başlarında bulunmaktan kıvanç duyduğum kahraman ordular haydutların değil Osmanlı ulusunun namuslu çocuklarından kurulmuştur..” (Öyküleriyle Atatürk’ün Özel Mektupları Sadi Borak Çağdaş Yayınları İstanbul 1980 Sayfa: 139)

    “AYRILIKÇI KÜRTLER KAZANILDI!”
    Mustafa Kemal’in Amasya’dan 22 Haziran 1919 günü Sivas Valisi Reşit Paşa’ya çektiği telgrafın ikinci parağrafı:

    “Devletin bütünleşmesinin önem kazandığı bir sırada İngiliz propağandasının etkisinde ortaya çıkan ve Kürdistan’ın bağımsızlığını isteyenler görüşmeler yoluyla kazanılarak Halifelik ve Saltanat çevresindeki ortak amacımıza getirildi. Çok şükür hata anlaşılarak aramıza dönmüşler ve kongreye (Sivas) çağrılmışlardır. Bu ulusal ve yaşamsal sorun için sizin gibi yurtsever sözünü bilir düşünürlere düşen özveri özellikle çok büyüktür..” (Tarih Vesikaları Dergisi Ankara 1949 Sayı: 15 Sayfa: 162)

    “BAĞIMSIZ KÜRDİSTAN İSTEYENLERLE GÖRÜŞÜLDܔ
    Mustafa Kemal’in 3. Ordu Müfettişi ünvanıyla İstanbul’a başta Halide Edip Adıvar Senato Başkanı Ahmet Rıza Bey ve eski Başbakan Ahmet İzzet Paşa’nın da bulunduğu çok sayıda aydın ve politikacıya gönderdiği mesajdan:

    “…Bu düşünceme siz de katılıyorsunuzdur herhalde. Anlattığım durum bugün genel bir kongrenin acele olarak taplanmasını gerektirmektedir. Bu çağrı her yere ulaştırılmıştır. Devletin parçalanmasının söz konusu olduğu bir sırada İngilizler’in propagandasıyla ortaya çıkan ve Kürdistan’ın bağımsızlığını isteyenler gibi akımlar da karşılıklı görüşmelerle bu düşüncenin savunucuları halifelik ve saltanat çevresindeki ortak amacımıza çekilerek durdurulmuş ve kongreye çağrılmışlardır..” (Milli Mücadele Sebahattin Selek Cilt: 1 Sayfa: 324)

    “OSMANLI ÜLKESİNİN PARÇALARI”
    11 Eylül 1919 günü yayınlanan Sivas Kongresi Bildirgesi’nin 1. Madde’si:
    “1- Yüce Osmanlı devletiyle anlaşık devletler arasında yapılan antlaşmanın imzalandığı 30 Ekim 1918 günündeki sınırlarımız içinde kalan ve her yerde ezici çoğunluğu Müslüman olan Osmanlı ülkesinin parçaları (ki bu parçalar bir sonraki belgede yani Amasya Protokolü’nün ilk maddesinde –Osmanlı toprağı Türkler ve Kürtler’in yaşadığı topraklardır.- diye açıklanıyor.) birbirlerinden ve Osmanlı bütünlüğünden hiçbir nedenle koparılamaz bir bütün oluşturur. Bu parçalarda yaşayan bütün Müslümanlar; birbirlerine karşı karşılıklı saygı ve özveri duygularıyla dolu etnik ve sosyal haklarıyla bulundukları yöne koşullarına bütünüyle bağlı öz kardeştirler…” (Sivas Kongresi Vehbi Cem Aşkın Ankara 1963 Sayfa: 158)

    “TÜRK VE KÜRTLERİN OTURDUKLARI YERLER”
    Amasya Protokolü Tutanağı’nın 1. Madde’si aynen şu cümlelerle başlıyor:

    “Bildirgenin 1. Maddesi’nde Osmanlı devletinin düşünülen ve kabul edilen sınırları Türk ve Kürtler’in oturdukları yerleri kapsadığı ve Kürtler’in Osmanlı topluluğundan ayrılmasının olanaksızlığı belirtildikten sonra bu sınırın en az bir istek olmak üzere elde edilmesinin sağlanması gereği ortaklaşa kabul edildi.Bununla birlikte yabancılar tarafından görünüşte Kürtler’in bağımsızlığı amacı altında uydurulan yalanların önüne geçmek için de bu durumun Kürtlerce şimdiden bilinmesi uygun görüldü…” (1-Yurt Ansiklopedisi Cilt: 1 Amasya maddesi. 2-Atatürk’ün Kurtuluş Savaşı Yazışmaları Mustafa Onar Kültür Bakanlığı Yayınları 1995 Cilt: 1 Sayfa: 268 Belge no: 348)

    “KÜRDİSTAN’LA İLGİLENMEK GEREKİYOR”
    9. Ordu Birlikleri Müfettişi Mustafa Kemal Havza’dan 29 Mayıs 1919 günü Genelkurmay Başkanlığı’na çektiği telgraf:

    “Bağımsız Kürdistan görüşünü savunan Diyarbakır’daki Kürt Kulübü ile hükümet yandaşı olan öteki kulüpler arasındaki çelişkinin arttığını araştırmalarımdan öğrendim. Kürtler’e ve Kürdistan üzerinde etkili savaş sırasında yakınlık ve sevgilerini çok iyi kazandığım Kürt ileri gelenlerinden bazılarına doğrudan bazılarına Kolordu aracılığıyla telgraflar çekerek devletin gerçek durumunu ve kendilerince alınması gereken önlemler için gereği kadar bilgi vererek etkili öğütlerde bulundum. Son günlerde edindiğim bazı bilgilere göre Kürdistan bölgesiyle de ilgilenmek gerekiyor Bunun için bağımsız Kürdistan olmak üzere İngilizlerce de desteklenen hangi bölgelerdir ve ileride çok…(bu cümlenin sonu okunamıyor.)

    Yine İngilizlerce kışkırtılan bölgeler hangileridir? Bu konuda yüksek Başkanlığınızdaki bilgilerin bildirilmesi için emirlerinizi dilerim…”

    (Harb Tarihi Vesikaları Dergisi Sayı: 4)

    “KÜRTLER’LE UZLAŞIN!”
    Mustafa Kemal’in 15 Haziran 1919’da Diyarbakır Valiliği’ne gönderdiği telgraftan:

    “Bütün milletin hayat ve bağımsızlığını kurtarmak için birleştiği şu önemli günlerde bir yabancı devletin korumasına sığınarak düşük ve esir yaşamayı tercih eden her türlü ilkenin ülkeyi parçalayarak her türlü derneğin kapatılması çok hayati ve gerekli bir görev olduğundan Kürt Kulübü konusundaki uygulamanız tarafımızdan da uygun görülmüştür.. …

    Bu nedenle Diyarbakır ve bağlı yörelerde Müdafaa-i Hukuk ve Redd-i İlhak Derneklerinin oluşmasına ve kurulmasına yardım edilmesini önemli salık veririm. Ve özellikle Kürt Kulübünün üyeleriyle bugünkü telgrafım kapsamında görüşerek uzlaşmak uygundur…”

    (Söylev Hıfzı Veldet Velidedeoğlu Sayfa: 10)

    “KÜRTLER’İ TEMSİL ETMİYORLAR”
    Mustafa Kemal’in Diyarbakır Valisi’ne gönderdiği yukarıdaki telgrafa karşılık Erzurum’daki Kazım Karabekir Paşa’ya gönderdiği telgraftan:

    “Diyarbakır’da Kürt Kulübünün İngilizler’in kışkırtmasıyla İngilizler’in koruyuculuğunda bir Kürdistan kurmak amacını izlediği anlaşıldığından kapattırılmıştır. Üyeleri hakkında soruşturma yapılıyor. Kürdistan’ın tanınmış beylerinden aldığım telgraflarda dağıtılan bu Kürt Kulübü’nün hiçbir Kürt’ü temsil etmediği birkaç kendini bilmezin girişimlerinin sonucu olduğu ülke ve ulusun bütünüyle bağımsız ve özgür yaşaması uğrunda her türlü özveriye ve bu konuda emirlerinize hazır oldukları bildirilmektedir… …Hükümetin (İstanbul) bayağı tutsak bir durumda olması başkentin baskılı bir askeri işgal altında bulunması dolayısıyla ulusun kurtuluşunun yine ulus ordusuyla gerçekleşeceği sizcede bilinmektedir. Bu nedenle ben Kürtler’i daha ötesi bir öz kardeş olarak bütün ulusu bir nokta çerçevesinde birleştirmek ve bunu dünyaya Müdafaa-i Hukuk dernekleri aracılığıyla göstermek karar ve çabasındayım…”

    (Söylev Hıfzı Veldet Velidedeoğlu Sayfa: 49)

    “EZİCİ COĞUNLUK TÜRK VE KÜRT”
    Mustafa Kemal’in Edirne’deki 12. Kolordu Komutanı Mehmet Selahattin Bey’e gönderdiği bir mesajdan:
    “Ezici çoğunluğu Türk ve Kürt olan bu illerden bir karış bile verilemez…” (Söylev Hıfzı Veldet Velidedeoğlu Cilt:1 Sayfa: 72)

    “BEDİRHANLAR VE MALATYA OLAYI”

    “Bay Novel adında bir İngiliz Binbaşı Bedirhanlar’dan Kamuran Celadet ve Cemil Beylerle ve yanında 15 kadar Kürt atlısıyla Malatya’ya gelmiş ve kendilerini Mutasarrıf Bedirhanlı Halil Bey karşılamıştır. Harput (Elazığ) Valisi de bir posta hırsızını izliyor görünerek otomobille Malatya’ya gelmiştir. Bu amaçla bunlara Adıyaman’daki birlik de verilmiştir. Amaçlarını Kürdistan kurmaya söz vererek Kürtler’i işlerimizi bozmaya ve bizi öldürtmeye yollamak olduğu anlaşılmış ve karşı önlemlere başvurulmuştur. Bu arada Vali ve ötekileri yakalatmak istiyoruz. Malatya Mutasarrıfı da Kürt aşiretlerini Malatya’ya çağırmıştır. Bunun üzerine 13. Kolordu işe girişti. Gereken önlemler alınmıştır. Yarın akşam Harput’tan gönderilen bir birlik ortalığı karıştıranları tepeleyecektir…” (Nutuk)

    “DİN VE ULUSUNU SATMIŞ KÜRTLER!”
    Mustafa Kemal’in Erzincan’ın Kemah ilçesinde yaşayan ve Kürt aşiretlere yakınlığıyla bilinen eski Milletvekili Halet Bey’e Sivas’tan 9 Eylül 1919 günü gönderdiği mesajdan:

    “…İngiliz korumasında bağımsız bir Kürdistan kurulması amacıyla propağanda yapmakta olan İngiliz Binbaşılarından Mr. Novel’in din ve ulusunu satmış Kürt Beylerinden Ekrem Kamran Ali Celadet’le birlikte Malatya’ya geldiği ve İstanbul hükümetini tutan açıkçası ulus ve yurt haini olan Elazığ Valisinin de bunlara katıldığı ve Bedirhanilerden Malatya Mutasarrıfı Halil Beyle birlikte sözde postayı soyan hırsızları izlemek gibi uydurma bir gerekçeyle silahlı Kürtleri toplamaya giriştikleri öğrenildi. Şöyle ki Kürtler’in kutsal halifelik makamına ve ülkeye olan bağlılık ve ayrılmazlıklarını göstermek üzere bazı ağaların birtakım Kürt kuvvetiyle birlikte Malatya’ya doğru yola çıkıp padişah ve ulusa karşı İngilizler’le işbirliği yapmak hainliğine kalkışan ve yörenin temiz yürekli Kürtler’ini toplayarak onların askerlerce boş yere öldürülmelerine ve padişaha ulusa başkaldırmış duruma sokulmalarına neden olan vatan hainlerinin alçaklıklarını sözünü ettiğim Kürtler’e en çabuk yoldan bildirip çağrıya uymalarının sağlanmasına çaba göstermelerini önemle bekler. Olanak varsa bu işe hemen girişilerek sonucun hemen bildirilmesini dileriz…”

    (Rauf Orbay’ın Hatıraları YakınTarihimiz Dergisi Cilt: 3 Sayı: 30 Belge no: 1113)

    ”TÜRKLERİ SEVMEYEN BİR KÜRT KÜRT DEĞİLDİR KÜRTLERİ SEVMEYEN BİR TÜRK DE TÜRK DEĞİLDİR.” – Ziya GÖKALP

  2. #2
    Ziyaretçilerimize Uyarı!:

    Kullanıcıların Profil Bilgileri Misafirlere Kapatılmıştır. Görmek için KAYIT olmalısınız.~

    Standart

    Bölücüler okusun da öğrensin cahiller..


    “Laiklik asla dinsizlik olmadığı gibi sahte dindarlık ve büyücülükle mücadele kapısını açtığı için gerçek dindarlığın gelişmesi imkanını temin etmiştir.”

    Mustafa Kemal ATATÜRK


  3. #3
    Ziyaretçilerimize Uyarı!:

    Kullanıcıların Profil Bilgileri Misafirlere Kapatılmıştır. Görmek için KAYIT olmalısınız.~

    Standart

    Bazı salaklar hayallerini Atatürk'ün üstüne atıyor ya ben sadece salaklıklarına gülüyorum. Özerklik sözü Sevr de vardı. Sevr'i biz çoktan yırttık attık.

Konu Bilgileri

Bu Konuya Gözatan Kullanıcılar

Şu anda 1 kullanıcı bu konuyu görüntülüyor. (0 kayıtlı ve 1 misafir)

Bookmarks

Bookmarks

Yetkileriniz

  • Konu Acma Yetkiniz Yok
  • Mesaj Yazma Yetkiniz Var
  • Eklenti Yükleme Yetkiniz Yok
  • Mesajınızı Değiştirme Yetkiniz Yok
  •  

Giriş