Etiketlenen üyelerin listesi

  1. #1
    Ziyaretçilerimize Uyarı!:

    Kullanıcıların Profil Bilgileri Misafirlere Kapatılmıştır. Görmek için KAYIT olmalısınız.~

    Question İstiklâl Marşımızın Şairi Mehmet Akif Ersoy Kimdir?





    Mehmet Akif Ersoy İstiklâl marşımızın şairi büyük fikir ve dava adamı! Millî Mücadele’yi ateşleyen manevî bir önder!

    Toprakta gezen gölgeme toprak çekilince
    Günler şu heyulayı da er geç silecektir.
    Rahmetle anılmak ebediyet budur amma
    Sessiz yaşadım kim beni nereden bilecektir?

    diyen vatan şairimizi rahmetle anmak onu eserleriyle fikirleriyle örnek hayatıyla bilmek ve Türk insanının gönlünde ve dilinde ebedîleştiğini göstermek en azından bu toprakların havasını teneffüs eden bizler için bir vefa borcudur kanaatindeyim.

    Bu yazımızda eserleri ve edebî yönüyle değil de hayatından bazı kesitler alarak bir “insan” olarak Mehmet Akif’i tanıtmaya çalışacağız.

    BİR İNSANIN DERDİNE DERMAN OLABİLMEK İÇİN...

    Akif eşi zor bulunur bir yardımsever insandır. Öyle ki daha yeni yetme bir delikanlı iken akraba çocuklarına sahip çıkacak kadar babalık hisleri ile doludur.

    Belki de bu güzel huyları ona kazandıran yetimliğidir. Evet Akif daha 15 yaşında iken “Benim hem babam hem hocamdır ve ne biliyorsam ondan öğrendim” dediği müşfik babasını gırtlak vereminden kaybetmiştir.

    Hicaz çöllerinde geçen şu hâdise Akifteki merhametin zirveleşmesini göstermesi açısından oldukça enteresandır:

    Akif’in vazife için Teşkilât-ı Mahsusa başkanı Eşref Bey (Kuşçubaşı) ile Arabistan’da Hicaz’a gittiği yıllardır. Hicaz demiryolunun el-Muazzam istasyonunda bulunmaktadırlar. Bu bir çöl istasyonudur ve çölde istasyondan başka hiç bir bina yoktur; ne bir İnsan ne hayvan ne yeşillik ne de umran...

    İstasyon denilen şey de bir küçük bekleme solonu ve bir memur barınağı... Bu barınakta da istasyon memurunun ailesi yaşamaktadır. Fakat ailenin hâli perişandır ve odanın halinden sefalet akmaktadır. Odada oturacak bir ot minderden başka birşey yoktur; ne iskemle ne masa hattâ bir çuval bile... Ve istasyon memurunun hanımı üç-beş gün sonra doğum yapacaktır. Adamcağız çaresizlikten “Sizde eski çamaşırlar varsa bari verin de doğacak çocuğu saralım” diye iki büklüm olarak Akif ve Eşref Beylerden medet dilenir.

    Akif’in yüzünü derin bir teessür kaplar. Eşref Bey’e bakarak: “Bu kadına yardım elzem. Ortada çok ciddî bir tehlike mevcut. Doğacak çocuğun hayatı tehlikede. Ben trene atlayıp hemen Şam’a gideyim ne lazımsa alıp getireyim” der.

    Eşref Bey şaşkındır hemen itiraz eder: “Aman Akif Şam’a oradan tekrar buraya en aşağı beş gün beş gece bir yolculuk yapman lazım. Halbuki aylardan beri çölde yolculuk yapıyoruz. Bu kadar yorgunluktan sonra henüz bir gece bile dinlenmeden bu uzun yolculuğu nasıl yaparsın?”

    -“Yorgunluk mesele değil ortada bir felâket var. Ah yoksulluk ne müşkül şeydir sen bilir misin? Benim ciğerim parçalandı.”

    Dertli Şair bir insanın derdine derman olabilmek için maşlahını sırtına atıp besmele çekerek yola koyulur ve hareketinin beşinci günü birçok malzeme ile çıkagelir. Yorgunluktan uykusuzluktan perişan vaziyette el-Muazzam’a adımını attığında vazifesini hakkıyla yerine getirmiş bir insanın huzuru ve neşesi yüzünden okunmaktadır.

    Eşref Bey. daha sonra bu hadiseyi değerlendirirken şöyle diyecektir:

    “Ah mübarek Akif! Şehinşahlara boyun eğmeyen Akif! Sefalette kalan bir kadına yardım için altmış üç derece sıcaklıktaki çöllerde aylarca dolaştıktan sonra bir gece bile istirahat etmeden beş gün beş gece eşya vagonlarında yattın.”

    VEFANIN BÖYLESİ

    Arkadaşı Mithat Cemal Kuntay’ın anlattığı şu hâtıra da “İnsan” Mehmet Akif’i onun vefa ve merhamet hislerini en iyi şekilde anlatması bakımından ibretâmizdir. Şöyle anlatıyor Mithat Cemal:

    “Balkan Harbi başlarken Akif Bey yegane geçim yolu olan resmî memuriyetinden istifa etti. Kirada oturduğu evine bir cuma günü gittim. Beş çocuğundan başka dört çocuğu daha vardı.

    -Bunlar kim? dedim.

    -Çocuklarım dedi.

    -Bir hafta içinde fazladan dört çocuk sahibi olmakta tuhaflık var dedim. Sonra anlattı.

    Baytar mektebindeyken bir arkadaşıyla anlaşmışlar. Kim önce ölürse ölenin çocuklarına kalan bakacak. Arkadaşı vefat etmiş. Akif Bey de anlaşmalarının gereğini yerine getirmişti.”

    Evet. Mehmet Akifin “arkadaşım” dediği baytar mektebinde birlikte okudukları İslimyeli Hasan Tahsin Bey’dir. Hasan Bey Edirne baytar müfettişi bulunduğu bir sırada 1912 yılında vefat edince Akif -her zaman olduğu gibi- sözünde durarak onca fakr u zarûretine rağmen merhumun çocuklarının bakımını üzerine almıştır.

    SÖZÜNÜN ERİ OLMAK

    Evet Akif sözünün eri biridir demiştik. Yine Mithat Cemal’in başından geçen şu hâdise sözün hangi şartlarda yerine getirileceğini göstermesi ve günümüz insanına örnek olması açısından oldukça düşündürücüdür:

    “Meşrutiyet’in ilk seneleri bir cuma günü adam boyu kar yağdı. O gün Akif’in hazzetmediği şeyler işlemedi; araba tramvay şimendifer... Çapa’daki evimize o gün sütçü ekmekçi gibi satıcılar bile gelmediler.

    Öğle yemeğinden sonra biz hâlâ ekmekçiyi beklerken kapı çalındı. Fakat... Akif Bey gelmişti. Bıyığının yarısı donmuştu. Şaşırdım. Nasıl geldiğini merak ettim.

    Beylerbeyi’nden Beşiktaş’a nasılsa bir vapur işlemişti. “Bu kadar mı” dedim. Tabii ki bu kadardı. Ve tabii ki Beşiktaş’tan Çapa’ya bu havada insanlar yürüyerek de gelirdi.

    Bu karda tipide yürünen mesafeye ben şaştıkça Akif de benim hayretime şaşıyordu.

    -Gelmemem için kar tipi kâfi değil vefat etmem lazımdı. Çünkü geleceğim diye söz vermiştim.

    İnsanların birbirlerine verdikleri sözün bu kadar korkunç birşey olması o gün beni ürküttü.

    “-Akif dedim. Sen eğer verilen sözün mânâsını bu türlü anlıyorsan bana izin ver de ben bu türlü anlamıyayım. Benim verdiğim sözün şiddetli bir lodosa bile tahammülü yoktur!

    O: -Ben böyleyim dedi. Ben de:

    -Ben de böyleyim! dedim.

    Bu vak’adan sonra ona söz vermekten korktum. Onun gözünde ne karayel fırtınası ne diz boyu kar geçerli mazeret değildi.”

    “BEN FASULYE AŞI YEMEYE RAZI OLDUKTAN SONRA...”

    Yıl 1914 umûmî seferberlik zamanıdır. Sebilürreşad yazıhanesinde oturmuş bir arkadaşı ile evden getirdiği kuru fasulyeyi yemekte olan Akif’e İttihat ve Terakki iktidarının Dahiliye Nezareti’nden bir vazifeli gelir ve: “Nâzırın selam ettiğini ve yazılarında o kadar ileri gitmemesini rica ettiğini” söyler. Sen misin onu söyleyen! Akif pür hiddet yerinden fırlar ve şöyle haykırır: “Nazırına söyle kendilerini düzeltsinler! Bu gidiş devam ettikçe bizi susturamazlar. Ben fasulye aşı yemeye razı olduktan sonra kimseden korkmam.”

    Bu cevabın verildiği günler seferberliğin olduğu ve herkesin karnını doyurmakla güçlük çektiği günlerdir ve İttihat ve Terakki erkânı tarafından Büyükada’da verilen ziyafetlere hücumbotla İstanbul’dan dondurma getirildiği zamanlardır.

    Evet Akif hakikati ifade etmekten çekinmeyen dosdoğru bir insandır. Bu özelliğini:

    Şudur cihanda benim en beğendiğim meslek:

    Sözüm odun gibi olsun hakikat olsun tek!

    şeklinde dile getirir.

    Yine Akif’in arkadaşı Eşref Kuşcubaşı’na sık sık söylediği şu söz de onun bu karakterini yansıtır: “Allah’ın en çok sevdiği emek zâlime doğruyu söylemektir!..”

    Evet Akif’in haksızlığa hiç tahammülü yoktur; karşısında iktidarın hakim güçleri olsa da... Hele binbir bâdireler ve fakr u zaruret içinde kıvranan milletin sırtından geçinenlere karşı hiç mi hiç! Bir gün ona..“Hiç sevmediğiniz kimlerdir?” diye sorulduğunda o:

    “Geçmişlerinin vatan hesabına on parası geçmemiş bir damla kanı dökülmemiş bir hizmeti sebketmemiş olduğu halde ağzım memleketin temiz kan damarlarından birisine yamayarak emmekte olan serseri tufeyliler yok mu işte en sevmediğim bunlardır.” cevabını verecektir.

    İKİ YÜZLÜLERİ SEVER OLDUM

    Akif’in bu doğruluk ve pervasızlığı hayatı boyunca hep birilerini rahatsız etmiş ve önü manialarla kesilmeye çalışılmıştır. Bu yüzden dergisi Sebilürreşad da sık sık kapatılmıştır.

    İşte bu günlerin birinde Sadrazam Talat Paşa Mehmet Akif ile Eşref Edib’i nezarete (bakanlığa) davet eder. Bir ara söz arasında Talat Paşa: “Akif Bey şu Merkez-i Umûmi’dekilerle anlaşsan olmaz mı?” diyerek Ziya Gökalp ve yanındakileri kastedince hiddetle yerinden fırlayan ve ellerini sadrazamın masası üzerine koyan Akif: “Sen bizi bunun için mi çağırdın? Anlaşmak ne demektir? Bizim şahsi bir emelimiz bir gayemiz mi var? Bizi simsar mı zannettin? Teessüf ederim” diyerek selâm bile vermeden çıkıp gider. Akif’in arkasından bakakalan Talât Paşa’nın dudaklarından şunlar dökülür: “Edirne’de tanıdığım aynı Akif hiç değişmemiş.”

    Evet Akif. bulunduğu cemiyetten farklı buutlarda yaşayan bir insandır ve böyle davranışlara hiç tahammülü yoktur. İçten içe çürüyen İhtiyar Çınar’ın içinde âdetâ yapayalnızdır. Cemiyetteki bozuklukları görüp insanlar arasındaki münasebetlerdeki riyakârlık ve sahte tavırlara dayanamaz ve bir gün şu itirafta bulunur:

    “Artık iki yüzlüleri sever oldum; çünkü yaşadıkça yirmi yüzlüler görmeye başladım.”

    “O BİR AHLÂK KAHRAMANIYDI”

    Akif bir ahlâk kahramanıdır. Ona bu hükmü onunla otuzbeş sene hemhal olmuş bir dostu verecektir ve bu hükme varmadan yıllarca onun kusurlarını falsolarını araştırdıktan sonra şu itirafta bulunacaktır:

    “İlk tanıdığım zaman ona inanmadım. Bir insan bu kadar temiz olamazdı. Fena aktör melek rolünü oynamaktan bir gün yorulacaktı. Gayr-i Tabiî bir faziletten yorulan yüzünü bir gün görecektim. Fakat otuzbeş senedir bu gün gelmedi.

    Otuzbeş sene onun yanından her çıkışımda kendime hep bu sualleri sordum: Bu tevazu kendi kendini inkâr edercesine nasıl çıkıyordu? Mahrumiyetlerden yılmayan seciyesiyle kendisini nasıl kahraman sanmıyordu? Onu yakından tanıyanlar için her geçen gün nasıl onun lehine geçen bir gün oluyordu? Onun temizliği yanında insan kendi günahlarından muzdarip olurken o kendisinin sizlerden başka olduğunu nasıl görmüyordu?

    Onda bir bütünlük vardı. Kininde; evlâtlık babalık kardeşlik kuvvetini alan dostluğunda da bütünlük... Dostunu ‘sevmek’ kelimesinin noksansız mefhumuyla seviyordu. Öldüğü zaman düştüğü zaman dünya aleyhine döndüğü zaman yanında olmadığı vakit ve sevmeyenlerin yanında bulunsa bile.”

    Ve bizler bugün 27 Aralık 1936 pazar akşamı 63 yaşının içinde iken:“Ne mutlu bana Peygamberimin(sav) yaşında öleceğim” dedikten sonra Hakk’ın rahmetine kavuşan bu Hakk erini rahmetle anıyor ve diyoruz ki:

    Ey dertli insan kabrinde rahat ol. Bugün senin örnek hayatın ve bu örnek hayatının aynası olan eserlerindeki ideallerini yaşatmaya yeryüzünü bahara bezemeye azmetmiş “yeryüzü mirasçıları” her yanda boy atıyorlar.

    Ruhun şâd olsun ey geleceğin insanı.

    İbrahim REFİK

  2. #2
    Ziyaretçilerimize Uyarı!:

    Kullanıcıların Profil Bilgileri Misafirlere Kapatılmıştır. Görmek için KAYIT olmalısınız.~

    Standart

    Böyle milli duygularımızı kabartan hangi ülkenin marşı var. Her dörtlüğü muhteşem.


    “Laiklik asla dinsizlik olmadığı gibi sahte dindarlık ve büyücülükle mücadele kapısını açtığı için gerçek dindarlığın gelişmesi imkanını temin etmiştir.”

    Mustafa Kemal ATATÜRK


Konu Bilgileri

Bu Konuya Gözatan Kullanıcılar

Şu anda 1 kullanıcı bu konuyu görüntülüyor. (0 kayıtlı ve 1 misafir)

Benzer Konular

  1. İstiklal Marşının Kabulü(M.Akif ERSOY)12 Mart 1921
    Konu Sahibi My_Life Forum Cumhuriyet ve İnkılap Tarihi
    Cevap: 1
    Son Mesaj : 12.Mart.2013, 11:14
  2. Mehmet Akif Ersoy Kimdir - Mehmet Akif Ersoy'un Hayatı
    Konu Sahibi Ashriel Forum Yazar ve Şair Biyografileri
    Cevap: 2
    Son Mesaj : 12.Mart.2013, 02:21
  3. Gidiyordun... Mehmet Akif Ersoy
    Konu Sahibi Çora Forum Şairlerden Şiirler
    Cevap: 0
    Son Mesaj : 01.Kasım.2012, 22:44
  4. Bir Gece.. Mehmet Akif Ersoy
    Konu Sahibi Kuzey Forum Dini Hikaye ve Şiirler
    Cevap: 1
    Son Mesaj : 25.Ağustos.2012, 23:00
  5. Mehmet Akif Ersoy Kimdir? Hayatı Hakkında...
    Konu Sahibi Leydihan Forum Yazar ve Şair Biyografileri
    Cevap: 0
    Son Mesaj : 28.Ocak.2012, 21:59

Bu Konu için Etiketler

Bookmarks

Bookmarks

Yetkileriniz

  • Konu Acma Yetkiniz Yok
  • Mesaj Yazma Yetkiniz Var
  • Eklenti Yükleme Yetkiniz Yok
  • Mesajınızı Değiştirme Yetkiniz Yok
  •  

Giriş