Etiketlenen üyelerin listesi

  1. #6
    Ziyaretçilerimize Uyarı!:

    Kullanıcıların Profil Bilgileri Misafirlere Kapatılmıştır. Görmek için KAYIT olmalısınız.~

    Standart



    Atanın Cevap Veremediği Tek İnsan..?


    Tarihimiz sayısız savaşlarla doludur. Biz bu savaşlardan baş kaldırıp ne memleketi imar edebilmiş ne de kendimiz refaha kavuşmuşuzdur. Bunun sebebi bizim suçumuz olduğu kadar düşmanlarımızın da suçudur. Çünkü başta Ruslar olmak üzere düşmanlarımız hep şöyle düşünürlerdi:

    -Türklere rahat vermemeli ki başka sahalarda ilerleyemesinler..

    Bunun için de sık sık başımıza belalar çıkarırlar savaşlar açarlar Balkan milletlerini “İstiklal” diye kışkırtırlardı.

    Biz böyle durmadan savaşırken de o zamanlar askere alınmayan gayri müslimler zenginleşirlerdi.

    Onların neden zengin bizim neden fakir kaldığımızı bir köylü Atatürk’e verdiği kısa bir cevap ile çok güzel açıklamıştır.

    Atatürk Mersin’e yaptığı seyahatlerden birinde şehirde gördüğü büyük binaları işaret ederek sormuş:

    -Bu köşk kimin?

    -Kirkor’un...
    -Ya şu koca bina?
    -Yargo’nun...
    -Ya şu?
    -Salomon’un...

    Atatürk biraz sinirlenerek sormuş:
    -Onlar bu binaları yaparken ya siz nerede idiniz?

    Toplananların arkalarında bir köylünün sesi duyulur:

    -Biz mi nerede idik? Biz Yemen’de Tuna Boyları’nda Balkanlar’da Arnavutluk Dağlarında Kafkaslar’da Çanakkale’de Sakarya’da savaşıyorduk paşam...

    Atatürk bu anısını naklederken:
    -Hayatımda cevap veremediğim tek insan bu ak sakallı ihtiyar olmuştur der dururdu.

    ALINTIDIR.


  2. #7
    Ziyaretçilerimize Uyarı!:

    Kullanıcıların Profil Bilgileri Misafirlere Kapatılmıştır. Görmek için KAYIT olmalısınız.~

    Standart







    Gerçek Bir Hikayedir


    1900'lü yılların başında Avrupanın güçlü devletlerinden olan Fransa o
    dönemin diğer devletlerine haber göndererek yeni bir savaş makinası bulduklarını ve bu makina ile gösteri yapılacağını diğer devletlerin bu davete yetkili 2 askeri üye ile katılabileceklerini bildirirler.

    Gösteri günü ortalık mahşer yeri gibi kalabalıktır. Osmanlıdan gösteriyi izlemeye gelen sadrazam ...........paşa(ismini tam hatırlayamıyorum) ve yanında genç bir subay vardır.

    Gösteri başlar herkezin şaşkın bakışları altında hava yükselen bir makina havada sortiler yapmakta belirlenmiş hedeflere ateş etmektedir evet bu ilk savaş uçağıdır.

    Derken uçak yere inerpilot kendisi ile havalanacak bir gönüllü istertabi herkez korku içinde kimse cesaret edemez ve Osmanlı paşasının yanındaki genç subay bir Türk cesurluğuyla hemen öne çıkar -ben gönüllüyüm der.

    Pilot genç Türk subayını giydirir ve uçağa götürürtam bineceklerken Osmanlı .paşası genç subayı kolundan tutar ve --sen in der.

    Subay nedenini sorunca-- içimde kötü birhis var der.bunun üzerine uçağa başkaı biner uçak havalanır ve yere çakılır.

    Evet ogün o Osmanlı paşası o genç subayın kolundan çekipte uçaktan indirmeseydi bugün ÇAĞDAŞ TÜRKİYE CUMHURİYETİNİN KURUCUSU MUSTAFA KEMAL ATATÜRK OLMAYACAKTI. Genç subay O idi.

    (Sunay AKIN dan alıntıdır)


    ALINTIDIR.


  3. #8
    Ziyaretçilerimize Uyarı!:

    Kullanıcıların Profil Bilgileri Misafirlere Kapatılmıştır. Görmek için KAYIT olmalısınız.~

    Standart




    Atatürk'ün İngiliz Amirale Cevabı


    Atatürk'ün başyaveri Salih Bozok anlatıyor. Kollarında ve omuzlarındaki işaretlerden amiral rütbesinde olduğu anlaşılan İngiliz Donanması Komutanı Hükümet Konağı'nın kapısından girerek Mustafa Kemal Paşa'nın odasına doğruldu.Nazik fakat öfkeli bir hali vardı. Ruşen Eşref önüne çıkıp ne istediğini sorunca:


    -Başkomutan Mustafa Kemal Pasa ile görüşmek istiyorum!.. dedi.

    .Birlikte odaya girdiler kapı kapandı. Amiral önce:

    -Çok güç koşullar altında bir savaş kazandınız sizi asker olarak içtenlikle kutlarım. Çanakkale'deki basarinizi rastlantıya borçlu olmadığınız kanıtlanmış oldu.Büyük bir askerle tanıştığım için memnunum. Amiral bir süre sonra konuya girmiş:

    -Ülkenin kontrolünüz altında bulunan bölümünde bizim tebamız ve sizin azınlıklarınızdan Ermeniler Rumlar var.Yeni askeri yönetim altında bu insanların statüsü nedir? güvende midirler?..

    -Hiç kuskunuz olmasın Amiral!..Türkiye'deki bütün insanlar gibi tebanız ve sözünü ettiğiniz azınlıklar da TBMM Hükümeti'nin eşit koruması altındadır. Suç islemeyenler kendilerini bu memlekette benim kadar güvende sayabilirler.

    -Suç isleyenler?

    -Suç isleyenler Sayın Amiral dünyanın her yerinde olduğu gibi ülkemizde de adaletin huzuruna çıkarlar...Suçlu iseler cezalarını elbette çekeceklerdir...

    -Fakat Paşa Hazretlerifevkalade günler geçirdik. Yunan ordusundan cesaret alan Rumların bazıları şımarıklıklar yapmış olabilir. Bugün bu insanlar yerli halkın düşmanlığı ile yüzyüzedirler. Ermeniler için de başka açıdan aynı şeyleri söyleyebilirim. Biliyorsunuz arkadaşlarının büyük bir bölümü Ziyaretçilere link gizlenmiştir görmek için ] göçe zorlandı ve önemlice bir bolumu de hayatlarını kaybettiler. Bu ruh tedirginliği içinde Yunan ordusu ile işbirliği yapmış bazı Türklere zor günler geçirtmiş olabilirler. Bunlar fevkalade günlerin olaylarıdır. Bağışlanması hoş görülmesi gerekir. Eğer bu kimseler halkın husumetine bırakılacak olursa bütün dünya aleyhinize kıyameti koparır!

    Son cümleye kadar Amiral'i gülümseyerek dinleyen Mustafa Kemal Pasa 'dünyanın koparacağı gürültü ile' kendini tehdide girişince sözünü bıçak gibi kesmiş:

    -Şu "Efendi Devlet" rolünü bir kenara koyunuz Amiral! Milletleri de tehdit etmekten vazgeçiniz! İngiltere ve müttefiklerinin kıyameti koparıp koparmayacağını düşünmem! Bunlar memleketimin iç işleridir; kimsenin bu islere karışmasına müsaade etmem! Majestelerinin devleti memleketimizin azınlıkları ile uğraşmaktan vazgeçsinler! ..Kim bize saygı beslemezse bizden saygı beklemeye hakki olmaz!..

    Amiralin benzi kül gibi olmuş:

    -İngiltere Hükümeti'nin tebasını her yerde koruma hakki devletler hukuku teminatı altındadır. Avrupa devletleriyle birlikte arkaladığımız Rum ve Ermenilerin güven içinde bulundurulmasını sadece rica ettik. Yoksa biz bu güvenliği sağlayacak güçteyiz...

    İşte o zaman Mustafa Kemal Paşa'nın tepesi iyice atmış:

    -Arkaladığınız Yunan ordusunun denizde yüzen leşlerini herhalde görmüş olmalısınız! Türk ordusu asayişi sağlayacak güçte olduğu gibi limanı (o donemde İngiliz donanması İzmir limanında bulunmaktaydı) boşaltacak güçtedir de... İsterseniz Türk'e ihanet eden tebanızın ve azınlıklarınızın adaletten kaçan sefillerini geminize doldurabilirsiniz!.. Donanmanızın da en kısa zamanda limanı terk etmesini istiyorum!

    Mustafa Kemal Paşa'nın cümleleri art arda Osmanlı tokatları gibi Amiralin yüzünde şakladıkça Amiral ne yapacağını şaşırmış ve en sonunda:

    -İngiltere'ye savaş mı açıyorsunuz? demiş.

    İşte Paşa burada son sözünü söylemiş:

    - savaş açmak mı? Siz yoksa Sevr Antlaşması'nın hala yürürlükte olduğunu mu sanıyorsunuz? Biz onu çoktan yırttık... Karşımda oturuşunuzu sizi konuk saymama borçlusunuz! Fakat görüyorum ki nezaketimizi kötüye kullanmak eğiliminiz var... Buna müsaade edemem. Bizim gözümüzde "barış antlaşması yapmamış" iki devletiz. savaş hukuku yürürlüktedir. Gemilerinizi derhal karasularımızdan çekmenizi size ihtar ediyorum!

    Bir balmumu heykeline dönmüş Amiral..... gerine gerine girdiği Mustafa Kemal Paşa'nın odasında oturduğu sandalyede küçüldükçe küçülmüş ve sonunda kekeleyerek:

    -Afedersiniz!.. demiş ve yerlere kadar eğilerek geri geri kapiya gidip dışarı çıkmış.

    .Ruşen Eşref hem düşünceli hem de gülüyordu:

    -Pasa Amirali anasından doğduğuna pişman etti. "Kendisinin Türk topraklarında bir savaşçı olarak bulunduğunu "Paşa'dan öğrendiği zaman sapsarı kesildi... Tutuklanacağını tutsak edileceğini sandı. İnce dudaklarını ısırıyor parmaklarını birbirine kenetlemiş titriyordu. Karşısında Babıali Paşası bulacağını sanıyordu
    herhalde...

    "İngiltere devletini kendi devletine eşit gören "bir Paşa ile karsılaştığı için ihtiyatsızlık edip karaya çıktığına kim bilir nasıl lanet etmiştir...

    Aradan bir saat geçti gecmedi... İngiliz gemisinden bir müfreze ve bir teğmen çıktı. Amiralden - devleti adına- bir ültimatom getiriyordu Başkomutan'a kendi eliyle verecekti. Paşa'ya bildirdim; "Gelsin" dedi. Teğmeni içeri aldım. Ruşen Eşref tercümanlık yapıyordu.İngiliz çakı gibi bir Teğmendi. Paşa'nın karşısında gösterişli bir selam verdi ve Ruşen Eşref aracılığıyla ültimatomu Paşa'ya ulaştırdı.

    Paşa: -Peki Teğmen! Hükümetimiz ültimatomunuzu inceler ve hükümetinize gereken karşılığı verir.Siz geminize dönebilirsiniz...

    Teğmen önce dışarı çıkacakmış gibi bir hareket yaptı sonra da Ruşen Eşref'e donup:

    -Başkomutan ellerini öpmeme müsaade buyururlar mi? Ruşen Eşref teğmenin dileğini Paşa'ya söyledi Pasa:

    -Nereden icap etmiş sor bakalım!.. dedi.

    Teğmen:

    -Asker olarak zaferlerine insan olarak kendisine hayranım... Lütfetsinler...

    Teğmen Paşa'nın elini öptü Paşa da Teğmenin yanağını okşadı. Odayı boşalttık. Az sonra Ruşen Eşref'i çağırdı:

    -Metni okudunuz mu? Ne istiyorlar?..

    -Paşam Amiral ile görüştüklerinizin yazı ile de pekiştirilmesi isteniyor.

    -Öyleyse Halide Hanım'ı (Edip Adıvar) bulunuz hemen tercümesini yapsın ve metin olarak bana getirsin... Öte yandan bir kopyasını şifre ile Dışişleri Bakanlığına gönderin gerekeni yapsınlar... Durumu ordu komutanı Nurettin Paşa'ya da bildiriniz. Gerekiyorsa benimle temas etsin........

    Olay kısa bir süre içinde şehirde duyulmuştu...

    İngiliz ve Fransızlar kendi devletlerinin uyruğunda olanları gemilere bindirmeye başlamışlardı. Nitekim birkaç saat sonra da sessizce çekilip gittiler...

    ALINTIDIR.


  4. #9
    Ziyaretçilerimize Uyarı!:

    Kullanıcıların Profil Bilgileri Misafirlere Kapatılmıştır. Görmek için KAYIT olmalısınız.~

    Standart Atatürk Anılarından Bir Kaçı




    Atatürk Anılarından Bir Kaçı


    Bildiğimiz gibi ulu önder Mustafa Kemal Atatürk yurdumuzu düşmanların elinden alıp bize vadetmiştir.Ve geride sadece anıları ve çekilmiş fotoğrafları kalmıştır ve ben bu anıları bir kaynaktan bulup buraya paylaşmak istedim.


    İZMİR SUİKASTI


    İzmir'de hazırlanan o alçakça suikastın sonuçsuz kalmasından sonra bir gün bize şu olayı anlatmıştı:

    - "Ziya Hurşit'in beni öldürmeye memur ettiği iki zavallı vardı. Sorguları yapıldıktan sonra bunların birisini yanıma çağırdım. Odada kimse yoktu.

    Kendisine sordum:

    - Sen Mustafa Kemal'i öldürecekmişsin öyle mi?

    - Evet dedi.

    Ben yine sordum:


    - Mustafa Kemal ne yapmıştı ki onu öldürecektin?

    - Fena bir adammış o. Memlekete çok fenalık yapmış. Sonra bize onu öldürmek için para da vereceklerdi.

    - Sen Mustafa Kemal'i tanıyor musun?

    - Hayır.

    - O halde tanımadığın bir adamı nasıl öldürecektin?

    - Geçerken işaret edecekler Mustafa Kemal işte budur diyeceklerdi. Biz de öldürecektik.

    O zaman cebimdeki tabancayı çıkararak kendisine uzattım:

    - Mustafa Kemal benim haydi al eline tabancayı öldür dedim.

    Herif benden bu karşılığı alınca yıldırımla vurulmuş gibi oldu. Bir süre şaşkın şaşkın yüzüme baktıktan sonra diz üstü kapanarak hüngür hüngür ağlamaya başladı.

    Yahya Galip KARGI

    ASKERLE GÜREŞ

    Bir gezisinde Kolordu binasının kapısında aslan yapılı bir Mehmetçik gördü. Çağırdı ve güler yüzle sordu:

    - Sen güreş bilir misin?

    Yanındakilerden en kuvvetli görünenlerle Mehmetçiği güreştirdi. Genç asker her zaman üstün geliyordu. Çok neşelendi ayağa fırladı.

    Ceketini çıkarıp Mehmet'e ense tuttu:

    - Haydi bir de benimle güreş!

    Katıksız ve temiz Anadolu çocuğu Ata'sının yüzüne hayranlıkla baktı:

    - "Atam" dedi. "Senin sırtını yedi düvel yere getiremedi. Bir Mehmet mi bu işi başarır?"

    Gözleri doldu ve ağlamamak için gülmeye çalıştı.

    Tahsin UZER


    ALÇAKGÖNÜLLÜ

    Atatürk'ü 1938 Gençlik ve Spor Bayramı günü son defa 19 Mayıs Stadyumu'nda gördüm. Şeref tribünü kapısında -o zaman küçük bir çocuk olan kızıma- o günün anısı olan rozetini taktırmayarak bir şeyler söylüyordu. Zayıf ve yorgundu.

    Kızımdan Atatürk'ün kendisine neler söylediğini sordum:

    — Rozette resmim varmış nasıl takarım? dedi.
    Zeki ve alçakgönüllü Atatürk rozetteki resmi görmüştü.

    Bu O'nun stadyuma ilk ve son gelişi sanki gençliğe vedası oldu.

    Nasuhi BAYDAR


    BENİM ADIM ATA DEĞİL

    Atatürk'ün sinirlendiği önemli bir nokta vardı. Gazetelerde kendisine "Ata" denildiğini okudukça şöyle dedi:

    — Benim adım Ata değil Atatürk'tür! Bazı gazeteler neden böyle yazarlar?

    Şükrü KAYA

    GÖMÜLECEĞİ YER

    Atatürk'ün gömüleceği yer ve toprak:

    O'nun kabri Ankara'da olacaktır. Fakat bu şehrin neresinde? Çünkü O' nun en son kuvvetli isteği bir an önce Ankara'ya dönebilmekti. Biri Büyük Millet Meclisi'nden İstasyon'a inen cadde üzerindeki yuvarlak yer diğeri Çankaya'daki yeni köşkün mermer havuzu. Bu yerler şu nedenle konuşulmuştur:

    Bir akşam Atatürk'ün etrafında toplananlar arasında O'nun ölümlü oluşu üzerinde durulmuş ve özellikle kendisi 1926 suikast girişiminden sonra söylediği cümleyi tekrar etmişti. "Benim naçiz vücudum bir gün elbette toprak olacaktır. Fakat Türkiye Cumhuriyeti ilelebet payidar kalacaktır."

    dedikten sonra "Milletim beni istediği yerde yatırsın yeter ki beni unutmasın" demişti. Meclisin altındaki yuvarlak yeri ortaya atan kişiye ise "iyi ve kalabalık bir yer fakat ben böyle bir arzumu milletime vasiyet edemem". Ancak gene o akşam ileri sürülen bir fikrin kendisini çok
    duygulandırdığını bugün bile hatırlıyorum.

    Memleketin bütün sınır boylarından getirilecek toprak üzerinde yatmak. Recep Peker hararetle bu fikrin sembolik savunmasını yapmıştı.

    Atatürk böyle bir fikrin uygulanmasından ancak ölümlü vücudu için hoşlanacağını ve gurur duyacağını anlatırken bana bakarak: "Bunu unutma!" demişti.

    Prof. Dr. Afet İNAN

    SOKAK ÇOCUĞU


    Atatürk'e düşmanlarından bir bayan bir yabancı gazetede (sokak çocuğu ve zalim) diye yazılar yazmak küçüklüğünü göstermişti.

    Bir gün Yat Kulüp'te Atatürk arkadaşlarına bu yazıdan söz ederek demiştir ki:

    - Bana sokak çocuğu diye yazmış... Ben pek küçük yaşta yatılı bir öğrenci olarak okullara girmedim. İdadi'den Harp Okulu'na oradan da orduya hizmete gittim. Sorarım sizlere benim sokakta oynamaya vaktim mi vardı? Bana (zalim) diyormuş... Ben eğer bu vatana ihanet eden birkaç adamı mahkemeye vererek kanun çerçevesinde bu adamlar cezalarını buldularsa benim onlara karşı sevgimden ziyade Türk milletine sevgim daha büyüktür... Bu nedenle Türk milletine onların zararlı vücutlarını feda ettim..." demişlerdir.

    Enver Behnan ŞAPOLYO


    MUTSUZ LİDER

    Bir akşam sofrasının hararetli bir döneminde Mustafa Kemal kişisel özgürlüğünün birçok bölümlerinden yoksun bırakılması acısını hüzün dolu sözlerle şöyle anlattı:

    - "Şimdi siz buradan ayrılır istediğiniz yerde gezer dolaşırsınız. Benim gözümde bunun ne büyük mutluluk olduğunu bilemezsiniz. Halime bakın sahip olduğunuz bu özgürlükten yoksunum cumhurbaşkanıyım ama köşeye atılmış ve özgürlüğü sınırlı bir insanım. Bütün eğlencem akşamları soframa topladığım arkadaşlara ayrılmıştır. Haydi şimdi buradan ayrılıp bol bol dolaşın istediğiniz yerlere girip çıkın arzu ettiğiniz gibi eğlenin. Ben de bunun hayaliyle avunurum." dedi.

    O akşam hepimiz masadan erken ayrıldık.

    ABDÜLHAMİD


    1937 yılında idi. Yaz aylarından biri. Doğrudan doğruya kendi kontrolündeki bir gazetede "Makedonya" adlı bir eserim tefrika ediliyordu. Bir akşam üstü Başyaver Celâl (Üner) Bey beni telefonla aradı. Dolmabahçe Sarayı'na davet edildim. Ve Saraya gidince de hemen hiç bekletilmeden üst kata çıkarıldım. Bir kapı açıldı kendimi Büyük Adamın karşısında buldum. Saygılarımı bildirince belli bir iki nezaket cümlesi ile beni okşadı.

    Sonra:


    - Yazını okuyorum dedi. Hürriyetin ilân edildiği zaman küçük bir çocuk olman lâzım. Fakat kutlarım o günleri iyi canlandırıyorsun. Yalnız Abdülhamid'i hiç sevmediğin belli.

    Biraz durdu. Elindeki bir renkli kalemi önünde açık duran kalın ciltli bir Fransızca kitaba dikine vurarak düşünür gibi oldu. Ben susuyordum. Bu hal bir iki dakika devam etti. Sonra birdenbire şu sözler çıktı ağzından:

    - Sevme Abdülhamid'i! Yine de sevme! Fakat sakın anısına hakaret edeyim deme. Senin

    kuşağın biraz daha ölçülü kararlar vermeye alışmalı. Bak çocuk! Kişisel kanımı kısaca söyleyeyim: Tecrübe göstermiştir ki toprakları üstünde yaşayan insanların çoğunun durumu kuşkulu ve sınırları yalnız düşmanlarla çevrili bir büyük devlette Abdülhamid'in yönetimi büyük hoşgörüdür. Hele bu yönetim on dokuzuncu yüzyılın son yıllarında uygulanmış olursa...

    Bunun üzerine ayrılmama müsaade buyurmuşlardı. Saygılarımı tekrarlayarak huzurundan uzaklaştım.

    Nizamettin Nazif TEPEDELENLİOĞLU

    YANINA ALDIĞI İLK ER


    O Samsun'a çıktığı zaman üstü başı yırtık postalları patlamış silahsız bir er gördü. Yüzünün rengi bakıra dönmüş yağlan eriyip kemik ve sinir kalmış bu Türk askeri ağlıyordu. O'na sordu:

    - Asker ağlamaz arkadaş sen ne ağlıyorsun?

    Er irkildi başını kaldırdı. Bu sesi tanıyordu ve bu yüz ona yabancı değildi. Hemen doğruldu ve Anafartalar'daki Komutanını çelik yay gibi selamladı.

    - Söyle niçin ağlıyorsun?

    İç Anadolu'nun yanık yürekli çocuğu içini çekti:


    - Düşman memleketi bastı hükümet beni terhis etti.

    Silahımızı elimizden aldı. Toprağıma giren düşmanı ne ile öldüreceğim?

    Kemal Atatürk er'in omzuna elini koydu:


    - Üzülme çocuğum dedi. Gel benimle!

    Ve Samsun deposunda giydirilip silahlandırarak yanına aldığı ilk er bu Mehmetçik oldu.

    Burhan Cahit MORKAYA


    TÜRK ORDULARI BAŞKUMANDANIYIM


    Afyonkarahisar'ın hatlarının çözülmesi sonunda birkaç Yunanlı tutsak geceleyin Mustafa Kemal'in çadırına getirilmişti. Bunlardan birisi Muzaffer Generalin doğup büyümüş olduğu Selanik'ten gelmişti. Yüz kendisine yabancı gelmediğinden ve üniformasında da hiçbir bellilik görmediğinden kim olduklarını ve rütbelerini sormaya başlamıştı.

    - Binbaşı mısınız?
    - Hayır.
    - Albay mı?
    - Hayır.
    - Korgeneral mi?
    - Hayır.
    - Peki nesiniz?

    - Ben Mareşal ve Türk Orduları Başkomutanıyım!

    Şaşkınlıktan ağzı açık kalan Yunanlı kekeledi:


    - Bir başkomutanın savaş hattına bu kadar yakın yerlerde dolaşması işitilmiş değil de!..

    General SHERRIL

    ALINTIDIR.


  5. #10
    Ziyaretçilerimize Uyarı!:

    Kullanıcıların Profil Bilgileri Misafirlere Kapatılmıştır. Görmek için KAYIT olmalısınız.~

    bayrak Atatürk'ün En Güzel , En Güzel Anıları




    BAYRAĞA SAYGI(EN SEVDİĞİM)


    30 Ağustos sabahı Mustafa Kemal muharebe sahasında dolaşıyordu. Etraf binlerce düşman cesetleri ve birbiri üzerine yığılmış yüzlerce topçu hayvanı terk edilmiş silah top ve cephane dolu idi...

    Atatürk şöyle söylendi:

    "Bu manzara insanlığı utandırabilir! Fakat meşru müdafaamız için buna mecbur olduk. Türkler başka milletlerin vatanında böyle bir harekete teşebbüs etmezler."
    Ganimetlerin arasında yırtılmış ve terk edilmiş bir de Yunan bayrağı gören başkumandan eli ile kaldırılmasını işaret ederek;

    "Bir milletin istiklal alametidir düşman da olsa hürmet etmek lazımdır kaldırıp topun üzerine koyunuz."

    Atatürk`ün Yargıç Kararına Saygısı


    Ölümünden iki yıl önce Atatürk'ün canına kıymak için kurulan bir tuzak meydana çıkarılmıştı. Hem de bu düzeni kurmakla suçlanan kimse "Milli Mücadele"den beri Ata'nın yolunda çalışmış sevgi ve güvenini kazanmış birçok iyiliklerini de görmüş biri idi.

    Haber yurtta şaşkınlık ve tiksinme oluşturdu. Herkes bunu konuşuyor "nasıl olur" diyor bir türlü herhangi bir nedene bağlanamıyordu.

    Sanık yakalandı adalete teslim edildi. Fakat Atatürk olaydan haberi yokmuş gibi bu konuda ne düşündüğünü açıklamak için ağzını açmadı adalet son sözünü söyleyinceye dek sustu. Atatürk'ün bu suskunluğu çeşitli yorumlara uğramıştı; kimi "bu üzüntülü olayı anmak istemiyor" dedi kimi de "bunun doğru olduğuna inanmıyor" diye düşündü.

    Sanığa yükletilen suç yargı yerinde ispat edilemediği için adam aklandı.

    İşte yargıç kararını bu yolda verdikten sonradır ki Atatürk bu konuda ağzını ilk ve son kez olarak açtı ve yalnız şunu dedi:

    "Suça yeltenilmiştir ancak yargıç buna kanacak ölçüde kanıt bulmuş değildir.

    Asla Bolşevik Olmayacağız


    Ankara'nın Şubat ayına gelen oldukça soğuk ve karlı bir gecesi idi. Ankara kulübünde bir balo tertip edilmişti. O zamanın bütün mümtaz simaları orada idiler. Saat henüz 12'ye gelmemişti. Herkesin kalbinde ani bir heyecan uyandıran bir haber baloya yayıldı:

    "Gazi Paşa baloya geliyorlar!"

    Rus Sefarethanesi'nde imişler oradan baloya geliyorlar. O zamanki Rus Sefiri de baloya gelmişti.

    Bir aralık Sefir salonunun ortasına doğru ilerlemekte olan Gazi'ye yaklaşarak Fransızca:

    "Ekselans" dedi "Sizi çok seviyorum hürmetim sonsuzdur; çünkü müşterek bir gaye uğrunda varlığını kurtarmağa çalışan milletleriz. Türkiye'nin en büyük halaskarı ve banisi olan sizi müsaade ederseniz bir kere öpmek şerefini kazanabilir miyim..."

    Atatürk evvela gülerek elini uzattı sonra o da elçiyi öptü. Büyük ve kıymetli Ata'mız bu çeşit eğlence yerlerinde dahi memleketin menfaat ve siyasetini göz önünden bir an uzak tutmazdı. Onun için bütün yabancı gazete muhabirlerinin huzurunda şu cümlelerle Sefirin sözlerini cevaplandırdı:

    "Ekselans gösterdiğiniz sevgi hareketinden ve sözlerinizden çok mütehassis oldum. Teşekkür ederim. Bu iki millet ilelebet dost kalmalıdır. Yalnız şuna dikkat ediniz her zaman dost olmak arzumuza rağmen asla bolşevik olmayacağız!"

    Atatürk'ün Eşitlik Anlayışı

    Atatürk bir gün Dolmabahçe'den gizlice çıkar Topkapı Sarayı Müzesi'ne gelir. Müzeyi gezmek ister. Kendisini kapıcıya tanıtır fakat kapıcı "Henüz saat 9 olmadı memurlar da gelmedi. Atatürk değil kim olursan ol bekleyeceksin" der.

    Hiç şüphe yok ki kapıcı Atatürk'ü tanımamış ve birden fazla bu sözlere muhatap bulunduğu için gelenin Atatürk olabileceğine inanmamıştır. Fakat bu olayda mühim olan nokta Atatürk'ün kapıcının sert cevabı karşısında ısrar etmeyerek bir kenara çekilip saatin 9 olmasını ve memurların gelmesini beklemesidir.

    Satı Kadın

    Ankara'da yakıcı bir yaz günü idi. Atatürk beraberinde arkadaşları ve yaverleri olduğu halde Kızılcahamam'a giderken Kazan Köyü yakınlarında durmuş ve otomobilinden inmişti. Köyün kadını genci yaşlısı ihtiyarı köylerin içinden geçen köşede duran bu yabancı konukları görünce hep beraber koşuştular. Kimi su getirdi kimi ayran bunlardan biri güğümünden aktardığı soğuk ayranı Ata'ya uzattı:

    "Bir soğuk ayran içer misiniz?" dedi.

    Bu çorak iklimin kavurduğu yüzünde bronzlaşmış Türk kadının en bariz ifadelerini taşıyan bir Türk anası idi. Böğrüne sıkıştırdığı kundağı biraz daha bastırdıktan sonra sağ elindeki ayran bardağını uzattı bekledi. Ata'sı ayranı kana kana içmiş ve bir an durakladıktan sonra ona;
    "Senin kocan kim?" diye sormuştu.

    Köylü kadını yüzü tunçlaşmış elleri nasırlı bir Türk anası idi; Ankara'nın kendine has şivesi ile kocasının Sakarya harbinde boğazından yaralanmış bir cengaver olduğunu söyledi. Ata bir soru daha sordu :

    "Ne zaman doğdun?"

    "1919'da Atatürk Samsun'a çıktığı zaman doğdum."
    Ata bir an düşündü. Yıl 1934 idi. Kadının bu ifadesine göre 15 yaşında olması lazım gelirdi. Halbuki karşısındaki kadın 25 yaşlarında görünüyordu; tekrar sordu:

    "Nasıl olur?"

    Evet nasıl olurdu. Bu Satı kadın hiç tereddütsüz o her zamanki nüktedan haliyle ve memleketin işgal altında geçirdiği acı yılları ima ederek:

    "Evet Paşam ondan evvel yaşamıyordum ki!"
    Bu espiri Ata'yı bir hayli düşündürdü. Ayrılırken yaverine kadının ismini ve adresini not ettirdi. Daha sonra biz Satı kadını Büyük Millet Meclisi'ne giren ilk kadın milletvekili olarak görmekteyiz

    İnsan Sevgisi

    Devlet Bürokrasisi Cumhuriyet'in ilanından sonra idi. Karadeniz'de bir gezintiye çıkmıştı. Kendisine eşlik edenler arasında bulunuyordum. Rize'ye geldik. Yolların düzgünlüğü ilgisini çekmişti. Vali'ye :

    "Yollarınızı nasıl bu hale getirebildiniz?" diye sordu.

    Vali de anlattı; yakın köylüleri jandarmalarla toplattırmış ve yol onarımında çalıştırmış.

    Ata'nın kaşları çatıldı. Oldukça sert bir dille :
    "Vali Bey" dedi. " 'Corvee' nedir bilir misin? Öyle ise ben söyleyeyim: Angarya demektir. Ve şu anda bilmeniz lazım ki kanunsuz hiçbir vatandaşı işten alıkoyamaz onu çalışmaya zorlayamazsınız. Cumhuriyet'te angarya diye bir şey yoktur."

    İleri Görüşlülük


    21.06.1935'deki görüşmelerinde:
    "Savaş çıktığı takdirde Amerika tarafsızlık siyasetini koruyabilecek mi?"

    "İmkan yok"dedi "İmkan yok. Eğer savaş çıkarsa Amerika'nın milliyetler topluluğunda işgal ettiği yüksek durumu herhalde etkili olacaktır. Coğrafi durumları ne olursa olsun milletler birbirlerine birçok bağlarla bağlıdır.
    Atatürk dünyadaki milletleri bir apartmanda oturanlar gibi görüyordu.

    Birleşik Amerika Cumhuriyetleri bu apartmanın en lüks dairesinde oturmaktadır.

    Eğer apartman oturanlarının bazıları tarafından ateşe verilirse diğerlerinin etkisinden kurtulması olanak yoktur. Savaş için de aynı şey olabilir. Birleşik Amerika Cumhuriyeti'nin bundan uzak kalması imkansızdır."

    Atatürk şu sözleri ilave etti:
    "Bundan başka Amerika büyük ve kuvvetli ve dünyanın her yerinde ilişiği olan bir devlet olduğundan kendisinin siyaset ve ekonomi yönünden ikinci basamaktaki bir duruma düşmesine hiçbir zaman izin veremez."

    Halka Değer Verme


    Acı işgal günlerinde önemli devlet adamlarının da hazır bulundukları toplantıda herkes Türkiye'nin düştüğü acıklı duruma bir çare arıyor. Amerikan İngiliz koruyuculuğundan söz ediliyor. Bir ara Mustafa Kemal Paşa'ya da ne düşündüğünü sordular. Atatürk şu kısa cevabı verdi:

    "Efendiler hepiniz konuştunuz isteklerinizi beyan ettiniz ve birbirinize sordunuz hepinizi dinledik. Fakat... Anadolu'ya bir şey sordunuz mu Anadolu'yu dinlediniz mi?
    Ona da soralım bir de onu dinleyelim efendiler!

    Bu Millet O Kadar Zengin Değil


    Bir tarihte Atatürk Ege vapuru ile Mersin'e gitmiş. Dönüşte vapur Fethiye'de durmuş. Kasabada halk şenlik yaparken gemilerden de havai fişekler atılıyormuş. Kendisine refakat eden Zafer Torpidosu'nda bulunan Atatürk donanmanın şenliklerini seyrederken zafer torpidosu komutanına kumandanlardan biri bir torpil atmasını söylemiş. Torpido kumandanı:

    "Hayhay efendim yanlız bir torpilin kıymeti elli bin liradır" demiş.

    Bunun üzerine Atatürk:
    "Vazgeçin torpil atmaktan bu millet o kadar zengin değildir."

    Ve torpido kumandanına dönerek:
    "Sizi tebrik ederim" diye iltifatta bulunmuş.

    Atatürk'ün Bir Hediyesi


    Bir gün Konya'da Behiç Bey'in evinde Mustafa Kemal General Tawsend şerefine büyük bir ziyafet verdi. Ziyafette Behiç Bey Muhtar Bey Salih Bozok bulunuyorlardı. Yemek çok güzel bir hava içinde geçti. Yemeğin sonunda Mustafa Kemal misafirine dedi ki:

    "Biz Türklerde bir adet vardır. Misafirimize mutlaka bir hediye veririz. Ben asil bir milletin mütevazi bir başkumandanıyım. Size ancak bu tesbihi verebiliyorum" diyerek elindeki kırmızı mercan tesbihi hediye etti ve sofradan kalkılacağı sırada kolundaki saati çıkararak General'e dedi ki;

    "Bu saati bana Anafartalar'da bir Türk askeri ölen bir İngiliz zabitinin kolundan çıkardığını söyleyerek verdi. Saatin arkasında subayın künyesi yazılıdır. Bu subayın ailesini arattımsa da bulamadım. İngiltere'ye döndüğünüzde ailesini bulur ve saati verirseniz çok memnun olurum" diyerek General'e teslim etti.

    Vatanımın Toprağı Temizdir(EN İLGİNÇLERİNDEN)


    Kral Edward İstanbul'a geldiği zaman yatından bir motora binerek Dolmabahçe Sarayı'na yanaştı. Atatürk de rıhtımda onu bekliyordu. Deniz dalgalı idi ve Kral'ın bindiği motor inip çıkıyordu. Kral rıhtıma çıkmak istediği bir sırada eli yere değdi ve tozlandı. O sırada Atatürk de Kral'ı rıhtıma almak üzere elini uzatmış bulunuyordu. Bunu gören Kral bir mendille elini silmek istediği bir anda Atatürk:

    "Vatanımın toprağı temizdir o elinizi kirletmez!" diyerek Kral'ı elinden tutup rıhtıma çıkarıverdi.

    "EGEMENLİK KAYITSIZ ŞARTSIZ MİLLETİNDİR".


    M.KEMAL ATATÜRK

Konu Bilgileri

Bu Konuya Gözatan Kullanıcılar

Şu anda 1 kullanıcı bu konuyu görüntülüyor. (0 kayıtlı ve 1 misafir)

Bu Konu için Etiketler

Bookmarks

Bookmarks

Yetkileriniz

  • Konu Acma Yetkiniz Yok
  • Mesaj Yazma Yetkiniz Var
  • Eklenti Yükleme Yetkiniz Yok
  • Mesajınızı Değiştirme Yetkiniz Yok
  •  

Giriş